Bazı çağlar insanı büyütür, bazı çağlar ise onu yalnızca yorar. Biz, ayrıntıların fazlalaştığı, şüphelerin alışkanlığa dönüştüğü bir zamanda yaşıyoruz. Bilgi çoğaldıkça hakikatin berraklaşması beklenirdi; oysa çoğu zaman tam tersi oluyor. Gürültü artıyor, ses yükseliyor, fakat söz eksiliyor.
Belki de insanın yeniden başlaması için yeni bir yere değil, unuttuğu ilk yere dönmesi gerekir. Çünkü bazı yaralar ilerleyerek değil, başlangıca giderek iyileşir. İnsan bazen çocukluğunun eşiğine dönmeli, zihninin yüzünü yıkamalıdır. Çünkü yalnız beden değil, akıl da yorulur; düşünce de kirlenir; ruh da susuz kalır.

Hayat, bize her gün başka bir yüzünü gösteriyor. Gerçekler üşütüyor, yalanlar boğuyor. Araçlar değişiyor, zaman hızlanıyor, fakat insanın içindeki boşluk aynı yerde duruyor. Gittiğimiz yollar çoğalıyor ama ulaşabildiğimiz yerler azalıyor. Bazen gördüklerimiz bizi yanıltıyor, bazen bakmayı seçtiklerimiz gerçeği saklıyor. İnsan çoğu kez hakikati aramıyor; katlanabileceği bir yanılsamayı tercih ediyor.

Geçmiş, sandığımız kadar geride kalmıyor. Bazı anılar yürüyüp gidiyor, bazıları ise kapımızın önünde oturup yıllarca bekliyor. Geçmeyen zamanlar vardır; insanın omuzlarında taşınan görünmez yükler gibi. Bu yüzden çoğumuz geceleri uyumak için değil, unutmak için gözlerimizi kapatıyoruz. Sabahları ise yeniden hatırlamamak ümidiyle uyanıyoruz.

İnsan, biraz hatıralarının ağırlığıdır, biraz da geleceğin bilinmezliğinden duyduğu korku. Yaşadıkça anlıyor ki en büyük esaret zincirlerden değil, vazgeçemediği düşüncelerden kuruluyor. Kendi ellerimizle büyüttüğümüz hüzünler, zamanla kader zannettiğimiz alışkanlıklara dönüşüyor.
Oysa hayat yalnızca almak değildir; vermeyi öğrenmektir. Teselli, söylenen cümlelerde değil, paylaşılan yüklerde gizlidir. İnsan bazen sahip olduklarıyla değil, vazgeçebildikleriyle hafifler. Çünkü var olmak, yalnızca nefes almak değil; bir başkasının hayatında iz bırakabilmektir.

Bugünün dünyasında kalpler çoğu zaman naylon kadar dayanıklı, ilişkiler ise cam kadar kırılgan. Aynı sözler tekrar ediliyor, aynı hikâyeler farklı yüzlerde yeniden yaşanıyor. İnsanlar birbirine benziyor ama yalnızlıkları birbirinden daha derin hale geliyor. Belki de bu yüzden gökyüzü her akşam yeryüzüne uzun uzun bakıyor; insanın unuttuğu şeyi hatırlatmak ister gibi.

Bir kuyuya eğilir gibi eğilmeli insan kendi içine. Orada çocukluğunu görmeli, kaybettiklerini, sustuklarını, yarım bıraktıklarını. Çünkü insan kendini en çok sessizlikte duyar. Gürültü içinde yaşayanlar başkalarını işitir; sessizliğe cesaret edenler ise kendilerini.

Ve sonunda anlıyor insan: Yaşam, bize verilen zamandan ibaret değildir. Yaşam, o zamanın içinden ne kadar iyilik geçirdiğimizdir. Çünkü dünya hep dönecek, mevsimler hep değişecek, şehirler büyüyecek, insanlar gelip geçecektir.

Geride kalacak olan ise ne kadar konuştuğumuz değil; ne kadar anlaşıldığımızdır.
Belki de bütün mesele budur:
İnsan, aynaya en çok gürültü dindiğinde bakar ve kendini ancak o zaman gerçekten görür.