Hasretinden Prangalar Eskiden Bir Umut

Bir umudu olmalı insanın. Yaşamaya tutunacak, karanlıkta yolunu bulacak kadar küçük ama inatçı bir umut. Kadının mücadeleye sarılmasını sağlayan, gencin küllerinden kendini yeniden var etmesine omuz veren bir umut… Ahmet Arif’in şiirlerinde dolaşan o sert ama sıcak damar gibi; adı konmadan bilinen, tarif edilmeden hissedilen bir şey. “Bir umudum sende” derken bile aslında bir kişiye değil, insanlığın direncine seslenen bir hâl bu.

Bugün bu topraklarda umut, en çok da sessizliğin içinden konuşan annelerin yüzünde duruyor. Cumartesi Anneleri… Her hafta bir meydanda, zamanı durdurur gibi oturan kadınlar. Ne sloganları gür, ne talepleri karmaşık. “Evladımı istiyorum” kadar yalın, o kadar sarsıcı. Devletin kalın duvarlarına çarpıp geri dönen sesin yerine, sabrı koydular. Beklemeyi bir direniş biçimine dönüştürdüler. Kaybedilenin sadece bir insan değil, bir adalet duygusu olduğunu herkese gösterdiler. Onlar, hafızanın nöbetçileri oldu; unutturulmak istenene karşı dimdik duran canlı bir arşiv.

Barış Anneleri de aynı yerden konuşur. Acının milliyeti, dili, mezhebi olmadığını bilen bir yerden. Çocuklarını toprağa vermiş kadınlar, daha fazla çocuğun ölmemesi için barışı savunur. Bu, kolay bir ahlak değildir. İntikamın en “anlaşılır” sayıldığı yerde, barışı dillendirmek en radikal tutumdur. Kadın mücadelesi tam da burada başlar zaten: Hayatı yeniden üretme cesaretinde. Sadece kendi acısını değil, başkasının yarınını da düşünme iradesinde.

Kadınlar bu topraklarda hep iki cephede birden savaştı: Hem patriyarkanın dar kalıplarına, hem de savaşın erkek egemen diline karşı. Ev içinden sokağa, sokaktan politik alana taşan bir mücadele bu. Kadınlar barışı isterken romantik değiller; aksine hayatın matematiğini en iyi bilenler onlar. Savaşın faturasını kimlerin ödediğini, yokluğun kimin omzuna yüklendiğini biliyorlar.

Gençlik ise başka bir eşikte duruyor. Kendisine miras bırakılan korkuyu reddeden, hazır kimliklerle yetinmeyen bir gençlik. Örgütlenme bugün yalnızca bir yapı meselesi değil; bir anlam arayışı. Gençler, parçalanmış bir dünyada bir arada durmanın yollarını arıyor. Sosyal medyada sıkışıp kalmış bir öfkeyi, sokağın ve dayanışmanın diline çevirmek istiyorlar. Çünkü biliyorlar: Yalnız öfke tüketir, birlikte umut dönüştürür.

Ortadoğu’da ise tarih, yine en sert sayfalarını açmış durumda. Haritalar cetvelle çizilirken, halkların kaderi silgiyle silinmek istendi. Kürtlerin varlık savaşı tam da bu yüzden sadece bir kimlik meselesi değil; bir “buradayım” deme hâli. Dilini korumak, kültürünü yaşatmak, kendi geleceği hakkında söz söylemek… Bunlar en temel insanî talepler. Ama Ortadoğu’da en temel talepler bile çoğu zaman en ağır bedellerle karşılanır. Kürtler, yüzyıldır inkârla, bastırmayla, savaşla sınanıyor. Buna rağmen hâlâ ayakta olmaları, umudun en somut kanıtı belki de.

Bugün umut, romantik bir iyimserlik değil. Bilinçli bir ısrar. Cumartesi Anneleri’nin meydanda oturmaya devam etmesinde, Barış Anneleri’nin barışı savunmaktan vazgeçmemesinde, kadınların “eşit ve özgür bir yaşam” demesinde, gençlerin yeniden örgütlenme yolları aramasında gizli. Umut, yenilmeye rağmen devam edebilme hâlidir.

Evet, bir umudu olmalı insanın. Bir başkasına emanet edilemeyecek kadar kişisel, ama tek başına taşınamayacak kadar kolektif bir umut. Belki de bütün mesele şudur: Umudu bir duygu olmaktan çıkarıp, bir sorumluluğa dönüştürmek. Çünkü bu topraklarda umut, ancak paylaşıldığında gerçektir.

Bir Sınır Kentinden Notlar