Bu coğrafya yüzyıllardır birçok acıya, birçok umuda ve birçok hayal kırıklığına tanıklık etti. Kimi zaman inkârın gölgesinde, kimi zaman güvenlikçi politikaların dar koridorlarında, kimi zaman da çözüm vaatlerinin yarım bırakıldığı kavşaklarda toplumun farklı kesimleri ağır bedeller ödedi.

Bugün ise tarih yeniden önemli bir soruyla karşımızda duruyor:

Gerçekten değişmek ve demokratikleşmek mi istiyoruz, yoksa eski alışkanlıkları yeni cümlelerle süsleyerek zamanı mı oyalıyoruz?

Artık mesele yalnızca bir siyasi tercih değildir. Mesele; birlikte yaşamanın hukukunu, adaletini ve vicdanını yeniden kurabilmektir. Çünkü hiçbir toplum, kendi gerçekleriyle yüzleşmeden kalıcı bir barışa ulaşamaz. Hiçbir devlet, vatandaşlarının bir bölümünün taleplerini görmezden gelerek güçlü bir gelecek inşa edemez.

Özellikle Kürt meselesi söz konusu olduğunda artık klişeleşmiş söylemlerin, günü kurtaran açıklamaların ve ertelenmiş vaatlerin toplumsal karşılığı giderek azalmaktadır. İnsanlar artık neyin söylendiğine değil, neyin yapıldığına bakmaktadır.

Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi; farklı kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebildiği, ana dilin bir tehdit değil, zenginlik olarak görüldüğü, düşüncenin cezalandırılmadığı, yurttaşların eşit ve onurlu hissettiği bir düzenin adıdır.

Bugün önümüzde iki yol vardır.

Birinci yol; geçmişin inkâr ve tasfiye siyasetini terk ederek cesur, samimi ve kalıcı demokratik adımlar atmaktır. Toplumsal yaraları anlamaya çalışmak, farklılıkları tehdit değil, zenginlik olarak görmek ve ortak geleceği eşit yurttaşlık temelinde kurmaktır.

İkinci yol ise eski zihniyeti yeni kelimelerle pazarlamaya devam etmektir. Sorunları çözmek yerine ertelemek, toplumsal talepleri duymak yerine bastırmaya çalışmak ve günü kurtarmak adına geleceği riske atmaktır.

Ancak tarih bize göstermiştir ki inkârın kazananı olmaz. Bastırılan her sorun büyüyerek geri döner. Görülmeyen her toplumsal talep, zamanla daha derin kırılmaların nedeni hâline gelir.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey öfke değil, sağduyu; kutuplaşma değil, diyalog; korkular değil, cesarettir.

Çünkü halklar artık süslü cümlelerden yorulmuştur. İnsanlar geleceklerini belirsizliğe teslim etmek istememektedir. Gençler çatışmaların değil, barışın; yasakların değil, özgürlüğün; ayrışmanın değil, ortak yaşamın mümkün olduğu bir ülke görmek istemektedir.

Ve özellikle Kürt halkı artık yalnızca söz duymak istemiyor.

Hakikat görmek istiyor.

Samimiyet görmek istiyor.

İrade görmek istiyor.

Bugün verilecek karar yalnızca bugünü değil, gelecek nesillerin nasıl bir ülkede yaşayacağını da belirleyecektir. Bu yüzden mesele bir siyasi hesap değil, tarihsel bir sorumluluktur.

Artık karar zamanıdır.

Ya demokratik cesaret gösterilecek ve ortak geleceğin kapıları aralanacaktır.

Ya da eski hatalar yeni ifadelerle tekrar edilerek bu coğrafya yeni krizlerin, yeni gerilimlerin ve yeni acıların eşiğine sürüklenecektir.

Tarih bekliyor.

Toplum bekliyor.

Ve en önemlisi, hakikat bekliyor.