Yıllar önce Murathan Mungan’ın dile getirdiği bir kavram vardı: sofofobi. Yani öğrenme korkusu. Hatta daha geniş anlamıyla, bilgelikten ürkme hâli. Onun tarif ettiği o “genel özne”, bilmek istemeyen, duymayı tercih eden, düşünmekten sakınan bir karakterdi. “Fazla bilmek iyi değildir,” diyen; “fazla düşünmek insanı bozar,” diye ekleyen bir zihniyet… Gerçeğe yaklaşmayı, sanki ölüm fikriyle yüzleşmek kadar sarsıcı bulan bir ruh hâli. Oysa mesele tembellik değil; öğrenmenin kendisinin uyandırdığı huzursuzluk.

Buradaki korku, yeni bilgiyle temas etme korkusudur. İnsan zihni, alıştığı patikaların dışına çıkmayı tehdit sayar bazen. Kendine dönüp bakmanın zahmeti, ezberlerin çözülmesi ihtimali, otomatiğe bağlanmış düşünce düzeninin sarsılması… İşte bunlar ürkütür. Yeni bir fikir, yalnızca yeni bir fikir değildir; yerleşik kanaatlerin duvarlarına çarpan bir ihtimaldir.

Bu korkunun eğitimle doğrudan ilgisi de yoktur. Diploma sahibi olmak, öğrenmeye açık olmak anlamına gelmez. Hatta kimi zaman edinilmiş bilgi biçimi, başka türden bilgilerin içeri sızmasını engelleyen kalın bir kabuğa dönüşebilir. İdeolojik kesinlik arayışı, “arı ve net” olma tutkusu, farklı ihtimallere kapıyı kapatır. Kişi, kendi düşünce sisteminin içinde bile yeni bir pencere açmaktan çekinir.

Gündelik hayatta bunun örneklerini görmüyor muyuz? Bir kavram duyulur duyulmaz, zihindeki hazır çekmecelerden birine yerleştirilir. Üzerine düşünmeden, çevrilip bakılmadan, etrafında dolaşılmadan… Karşısındaki anlatmaya çalışırken, konuşmanın içinden tek bir kelime çekilip alınır; o kelimenin etrafında dönerek eski ezber tekrar edilir. O kelime ya bir rahatlama sağlar — “Zaten biliyorum” duygusuyla — ya da bir tehdit algısı yaratır. Tehdit hissi ise çoğu zaman öfkeyle bastırılır. Öfke, temas korkusunu örten bir örtüdür.

Dahası, mesele çoğu zaman “Ne söyleniyor?” değildir; “Kim söylüyor?” sorusudur. Sözü söyleyenin kimliği, sözün içeriğinin önüne geçer. Dost mu, düşman mı? Bizden mi, değil mi? Metinler ve konuşmalar, bu tasnif filtresiyle taranır. Öğrenmek için değil, konum belirlemek için dinlenir. Böyle olunca, söze gerçekten temas etmeye gerek kalmaz; kategorize etmek yeterlidir.

Eleştiri kavramının başına gelen de budur. Oysa eleştiri, ayıklamaktır; ince eleyip sık dokumaktır. Ayırmak, tartmak, değer biçmektir. Fakat bugün çoğunlukla “yanımda mı, karşımdamı?” ölçüsüne indirgenmiştir. Destekliyorsa iyi; sorguluyorsa kötü… Böyle bir zeminde eleştiri, düşüncenin gelişme alanı olmaktan çıkar, cepheleşmenin aracı hâline gelir. Bu da öğrenme korkusunu besleyen bir düzenektir.

Sosyal medya çağında bu korku daha görünür, daha yaygın. Yankı odaları, kutuplaşmalar, hızlı yargılar… Hepsi zihni konfor alanında tutar. Farklı bir sese kulak vermek yerine, benzer seslerin içinde kalmak güvenlidir. Öğrencilerin kitaptan kaçınması da bunun başka bir yüzü. Uzun bir metne sabır göstermek yerine özet, video, kısa versiyon talep etmek… Kitapla baş başa kalmanın getirdiği zihinsel mesai, ürkütücü bulunabiliyor.

Bir kitabın insanı “zehirleyebileceği” korkusu ise daha eski bir refleks. Bir metne temas eden kişinin kendi aklına sahip çıkamayacağı varsayımı, öğrenme korkusunun en çıplak hâlidir. Okuyanın ayrıştırma, tartma, eleme kapasitesine güvenilmez. Fikirler, bulaşıcı hastalık gibi düşünülür.

Türkiye’de Soğuk Savaş yıllarının “zararlı cereyan” dili, bu korkuyu besledi. “Tehlikeli fikirler”, “dış etkiler” söylemi, temasın kendisini riskli gösterdi. Farklı düşünce, açık pencere değil; esen rüzgârla hastalık getirecek bir akım sayıldı. Oysa düşünce, cereyan gibi dolaşmadan canlı kalamaz.

Bu öğrenme korkusu, kültürel hegemonyanın bir uzantısıdır aynı zamanda. Anti-entelektüalizmin beslendiği zeminlerden biridir. “Hepsi aynı”, “ya bizdensin ya onlardan” dili, düşüncenin ara tonlarını siler. Düşünce özgürlüğü daraldıkça, öğrenme korkusu daha kolay kök salar. Çünkü korku, belirsizlikten hoşlanmaz; netlik vaadiyle teselli bulur.

Elbette bütün linç kültürünü, bütün ahlâkî panikleri yalnızca öğrenme korkusuyla açıklamak mümkün değil. Haset, kin, öfke, histeri… Hepsi bu iklimde rol oynar. Ama bu duyguların içinde dolaşan bir başka duygu daha vardır: bilmenin huzursuzluğundan kaçma arzusu. Çünkü bilmek, insanı yerinden eder. Konforunu bozar. Sorumluluk yükler.

Belki de asıl mesele şudur: Öğrenmek cesaret ister. İnsan, öğrendikçe değişir; değiştikçe yalnızlaşabilir. Ezberini kaybetme ihtimali, çoğu zaman gerçeği bulma ihtimalinden daha korkutucudur.

Yine de sözle, düşünceyle, yazıyla işi olanların üzerinde durması gereken yer burasıdır. Öğrenme korkusunu teşhir etmek değil yalnızca; ona rağmen öğrenmeye devam edebilmenin yollarını aramak. Çünkü korkuya teslim olmuş bir zihin, en çok kendini eksiltir.