Pazar sabahlarının kendine has bir sessizliği vardır. Şehir biraz daha yavaş nefes alır, çay biraz daha uzun demlenir, insanlar haftanın yorgunluğunu omuzlarından indirmeye çalışır. Ama memleket dediğimiz şey hiçbir zaman tam anlamıyla dinlenmez. Biz uyurken de konuşmaya devam eder; kimi zaman aşkla, kimi zaman siyasetle, kimi zaman da hiç bitmeyen bir yol çalışmasının tozu toprağıyla…
Silopi’de yıllardır süren yol çalışmalarının arasında yürüyen insanın sabrı ile büyük şehirlerde trafik ışıklarında bekleyen insanın sabrı aslında birbirine çok benziyor. Hepimiz biraz daha iyi bir yarına ulaşmak için bekliyoruz. Beklemek bazen umuttur, bazen mecburiyet, bazen de alışkanlık.
Bir yanda okullar tatile girdi. Çocuklar karnelerini aldı, bahçeler boşaldı, koridorların sesi sustu. Kimi öğrenci sevincini sokaklara taşıdı, kimi genç gelecek kaygısını yaz tatiline bile sığdıramadı. Çünkü artık eğitim yalnızca diploma meselesi değil; hayata tutunma mücadelesinin ilk basamağı haline geldi.
Öte yanda işsizlik, kapımızı çalmaktan vazgeçmeyen eski bir misafir gibi oturmaya devam ediyor memleketin gündemine. Gençler üniversitelerden mezun oluyor, umutlarını ellerine alıp şehir şehir dolaşıyor. Kimisi bavulunu başka ülkelere hazırlıyor, kimisi hâlâ kendi memleketinde bir fırsat arıyor. İnsan, emeğinin karşılığını alamadığında yalnızca cebini değil, biraz da hayallerini kaybediyor.
Sağlık sistemindeki eksiklikler ise hastalık kadar yoran başka bir mesele. Randevu bekleyen insanlar, kalabalık koridorlar, yetişmeye çalışan sağlık çalışanları… Bir toplumun sağlığı sadece hastanelerin büyüklüğüyle değil, insanın kendisini güvende hissedebilmesiyle ölçülür. Şifa, bazen bir ilaçtan önce ilgiyle başlar.
Siyaset ise her zamanki gibi hayatımızın tam ortasında duruyor. Kimi zaman kutuplaştırıyor, kimi zaman umutlandırıyor, kimi zaman da yoruyor bizi. Oysa siyaset, insanların birbirine daha yüksek sesle bağırdığı değil, daha iyi yaşayabilmesi için ortak aklın üretildiği bir alan olmalıydı. Belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, birbirimizi dinleme cesareti.
Ve aşk…
Bunca gürültünün içinde hâlâ birinin sesini özlemek, bir mesaj beklemek, eski bir fotoğrafa uzun uzun bakmak, insan kalabilmenin en güzel kanıtlarından biri. Çünkü insan yalnızca ekonomik verilerle, seçim sonuçlarıyla ya da gündem başlıklarıyla yaşamıyor. İnsan biraz da özlediğiyle, affedemediğiyle, kavuşamadığıyla yaşıyor.
Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan Kadir İnanır’ın ardından yazılanlar da bunu gösterdi aslında. Bir oyuncunun vedası, yalnızca bir sanatçının kaybı değildir bazen; bir dönemin, bir mahallenin, eski filmlerin, siyah beyaz televizyonların, ailece geçirilen akşamların da vedasıdır. İnsan, sevdiği yüzlerin eksilişiyle biraz daha yaşlandığını hissediyor.
Hayat bütün bunların toplamı belki de.
Bir tarafta asfaltı tamamlanmamış yollar, diğer tarafta tamamlanmamış hayaller… Bir yanda çocukların yaz tatili sevinci, diğer yanda iş bulamayan gençlerin sessizliği… Hastane koridorlarında bekleyen insanlar, meclis kürsülerinde konuşan siyasetçiler, birini özleyen kalpler ve eski filmlerden kalan hatıralar…
Pazar günleri bize bunu hatırlatıyor: Hayat, yalnızca büyük meselelerden ibaret değil. Bazen iyi demlenmiş bir çay, bazen gölgesinde oturulan bir ağaç, bazen de uzun zamandır görmediğiniz bir dostun selamı kadar kıymetli.
Ve ne olursa olsun, bu ülkenin insanı hâlâ direniyor. Umudunu tamamen kaybetmeden, yarına inanmayı sürdürerek, eksik kalan her şeyi tamamlamanın bir yolunu arıyor.
Belki de bizi ayakta tutan tam olarak budur: Her şeye rağmen yeniden başlayabilme gücü.