8 Mart’a yine ağır bir dünyanın içinden giriyoruz. Meydanların karanfillerle dolması gereken bir gün; ancak dünyanın birçok yerinde bu gün, bombaların sesiyle, yıkılmış şehirlerin görüntüsüyle ve yas tutan annelerin sessizliğiyle karşılanıyor. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin simgesi olan bu tarih, bugün bir kez daha “savaşsız ve sömürüsüz bir dünya” talebinin ne kadar yakıcı olduğunu hatırlatıyor.

Bugün Ortadoğu’dan Doğu Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada savaşların gölgesinde yaşıyoruz. Suriye, Ukrayna, Filistin, Lübnan ve İran çevresinde büyüyen çatışmalar yalnızca devletlerin ve orduların meselesi değildir. Bu savaşlar şehirleri yıkarken insanların hayatlarını, umutlarını ve geleceklerini de paramparça eder. Savaş; yalnızca cephede patlayan bombalar değildir. Savaş, bir annenin evini terk etmek zorunda kalması, bir çocuğun okulunu kaybetmesi ve bir kadının bütün sosyal güvencelerden yoksun bırakılmasıdır.

Tarih bize defalarca göstermiştir ki savaşların bedelini en ağır biçimde halklar öder. Bu bedelin büyük kısmı ise kadınların omuzlarına yüklenir. Çünkü savaş yalnızca cephede yaşanmaz; aynı zamanda toplumun tüm ilişkilerini yeniden şekillendirir. Devletler bütçelerini hızla askeri harcamalara kaydırırken eğitim, sağlık, bakım hizmetleri ve sosyal destekler kısılır. Kreşlerin, sığınma evlerinin, bakım merkezlerinin yetersiz kaldığı bir ortamda bu boşluğu doldurmak yine kadınlara bırakılır. Böylece savaş, görünmeyen ama çok ağır bir emek yükünü kadınların sırtına bindirir.

Ancak mesele yalnızca savaşın kadınlar üzerindeki etkisi değildir. Daha derinde yatan gerçek şudur: Kadınlar üzerindeki egemenlik ve baskı ortadan kaldırılmadan savaşların gerçek anlamda sonlandırılması mümkün değildir. Çünkü savaş kültürü ile erkek egemenliği aynı zihniyetin ürünüdür. Tahakküm, güç ve egemenlik üzerine kurulu bir düzen hem kadınları baskı altında tutar hem de halkları savaşlara sürükler. Bu nedenle kalıcı barış yalnızca silahların susmasıyla değil, aynı zamanda kadınların özgürleşmesiyle mümkündür.

Tam da bu noktada Ortadoğu’da yükselen güçlü bir söz var: “Jin, Jiyan, Azadî.” Bu ifade yalnızca bir slogan değil, bir yaşam felsefesidir. Kürtçede “Kadın, yaşam, özgürlük” anlamına gelen bu söz; kadın özgürlüğünün toplumun özgürlüğüyle ayrılmaz bir bağ içinde olduğunu anlatır. Kadın özgürleşmeden yaşamın özgürleşemeyeceğini söyleyen bir düşüncedir bu.

Kürt kadınlarının tarihsel deneyimi bu sözün anlamını daha da derinleştirir. Yüzyıllardır inkâr politikaları, savaşlar ve zorunlu göçlerle karşı karşıya kalan Kürt halkı içinde kadınlar yalnızca mağdur olmadı; aynı zamanda direnişin ve toplumsal hafızanın taşıyıcıları oldu. Dillerini, kültürlerini ve dayanışma ağlarını koruyarak toplumun ayakta kalmasında belirleyici bir rol üstlendiler.

Son yıllarda Rojava’da ortaya çıkan deneyim de bunun önemli bir örneğini oluşturdu. Kadınların siyasal yaşamda aktif rol alması, yerel yönetimlerde söz sahibi olması ve toplumsal örgütlenmelerde öncü bir konuma gelmesi; Ortadoğu’nun erkek egemen siyaset anlayışına güçlü bir alternatif sundu. Kadınların yalnızca korunması gereken bireyler değil, kendi kaderini belirleyen özne olduklarını gösterdi.

Bir yüzyıl önce Rosa Luxemburg, savaşın ortasında yazdığı metinlerde savaşın kapitalist düzenin gerçek yüzünü ortaya çıkardığını söylüyordu. Ona göre savaş, medeniyet maskesinin düştüğü andı. Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan çatışmalar bu sözlerin hâlâ geçerli olduğunu gösteriyor.

Fakat tarih yalnızca savaşların tarihi değildir; aynı zamanda direnişlerin de tarihidir. Kadınların eşitlik, özgürlük ve adalet için yürüttüğü mücadele yalnızca kadınların hak mücadelesi değildir. Bu mücadele aynı zamanda daha adil ve daha barışçıl bir dünyanın kurulması için verilen bir mücadeledir.

Bu nedenle 8 Mart’ın anlamı bugün belki de her zamankinden daha büyüktür. 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir. 8 Mart, kadınların dünyaya şu gerçeği hatırlattığı bir gündür: Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez; toplum özgürleşmeden de kalıcı barış kurulamaz.

Belki de bu yüzden “Jin, Jiyan, Azadî” sözü bugün yalnızca Kürt kadınlarının değil, dünyanın birçok yerinde özgürlük arayan insanların ortak sesi haline geliyor. Çünkü kadın varsa yaşam vardır. Yaşam varsa özgürlük mümkündür. Ve özgürlük varsa barışın yolu açılır.

Jin, Jiyan, Azadî.