Toplumların kahır ekseriyeti önyargılarıyla yaşarlar. Bilim insanı önyargılarını aşmış insandır. Kürtçede önyargı “Pêşbîryarî” kelimesi ile anlatılır.
İnsan neden kimi önyargılara sahiptir? İnsan doğuştan böyle bir ruh hâli ile mi doğar, yoksa bu ruh hâline sonra mı sahiplenir? Her insan doğduğunda piri paktır. İyiyi ve kötüyü doğup içinde yaşadığı ortamdan edinir. Aile ortamı, mahalle ortamı, yaşadığı köy veya şehir ortamı, okuduğu okul ve arkadaş ortamı ile içinde yaşadığı ülkenin genel kültürel yapısına göre kimi değerleri edinir.
İnsanlar hiç tanımadığı, görüşmediği kişiler hakkında kimi yargılara sahiptir. Sahip olduğu yargılar öylesine yerleşmiştir ki ikna ile değiştirilmesi mümkün olmayan yargılardır. Kişi, içinde yaşadığı kimi toplumların sahip olduğu dinî inançlarından dolayı önyargılara sahiptir. Hâlbuki o kişi, o toplumun inançları hakkında hiçbir bilgiye de sahip değildir; o inancın neyi benimseyip neyi reddettiği hakkında da bilgi sahibi değildir. Peki neden? Çünkü önce ailede ona verilen kimi telkinlerle, sonra çevresindeki insanların o inanç sahipleri hakkında söylediği sözler ve son olarak aldığı eğitim ile o inanç sahipleri hakkında verilen bilgilerle o kişi vazgeçmeyeceği kesin, katı bir önyargıya sahip olur.
Hele ona söylenenler, o inanç sahiplerinin çok tehlikeli, zararlı olduğu şeklinde telkin ve bilgiler içeriyorsa, o önyargılara sahip kişi için karşı insan ya da toplum bir düşmandır; ona karşı temkinli olmak, ondan korunmak, eğer mümkünse onu etkisiz kılmanın yolları aranmalıdır fikri yerleşir.
İnsanlar sahip olduğu inançsal, etniksel, kültürel ve benzeri farklılıkları önemser. Sahip olduğu değerlerin önemli olduğunu düşünür. Çünkü o değerlerle bezenmiştir. Sahip olduğu değerlerin, başkalarının sahip olduğu değerlerden üstün olduğuna inanır. Bir üstünlük fikrine kapılır. Diğer değerleri küçümser, o değerlere karşı kuşkulu olur. Bu kuşku hâli bazen acımasızlığa kadar varabilir.
Önyargı yeterli bilgi noksanlığıdır. Örneğin Avrupa Hristiyan âlemini tanımayan biri Avrupa insanına karşı kimi önyargılara sahiptir. Kendi ülkesinde onun gibi bir inanca sahip olmayanlara karşı önyargılıdır. Ama o insan, önyargı ile baktığı başka ülke insanı veya kendi ülkesindeki farklı inanan ile karşılaşıp onunla her türlü ilişki içine girdiğinde, sahip olduğu önyargılarının yavaş yavaş yumuşadığı, zaman içinde o insanlar için övgü dolu ifadeler kullandığını çevremizde görmekteyiz.
Bize öğretilen bilgilerden hareketle dışımızdaki halklara karşı önyargılarımız vardır. Neden o halkların kötü, zalim, cimri, yalancı, hırsız vb. kötü hasletlere sahip olduğunu hiç düşünmeyiz? Hâlbuki bizde olduğu gibi başka halkların da iyi ve kötü olanları vardır. İyi olmak ya da kötü insan olmak o veya bu halkın doğal hasletleri değildir.
Ben bütün toplumlarda iyi ve kötü insanların olabileceğini, eğer o ülkede kötüler iyilerden fazla ise kabahati o halkın sahip olduğu eğitim ve erişimli olma düzeyine bağlamak lazım olduğunu düşünürüm. Eğitimli olmak o toplumun düzeyini belirler. Peki nasıl bir eğitim? Önce kendimizi, seviyemizi tanıyabilen bir eğitim; sonra çevremizi ve dünya toplumlarını tanıyabilmek, o toplumların edebiyatını bilmek, o toplumun yarattığı eserleri bilmek esas olmalı. Mümkün ise o ülkeleri gezmek, o ülke insanını yakından tanımak gibi yollarla tanımak bilgilenmekle mümkün. Belki halklar arası dostluklar da böyle sağlanır.
Kişinin kendisi olmasıdır. Kişi birilerinin telkin ve tavsiyeleri ile yürümemelidir. Kişi kendisini tanımalı, kendini esas almalıdır. Bilmediğini bilme yolunda çaba içinde olmalıdır. Okuduğunu, duyduğunu kendi bildikleriyle doğrultmalıdır.
Halklar birbirlerini tanıdıkça tepeden empoze edilmek istenilen fikirler de önemini yitirir. Önyargılar yumuşar; kin, nefret, öfke duyma, bir kaşık suda boğma hâllerinin yerini dostluk, arkadaşlık, iyi niyet almaya başlar. Belki savaşların, nefretin, kavgaların yerini birlikte barış içinde yaşamak fikri alır. İşte arzu edilen bir dünya da böyle kurulur. Başka yazımızda bir başka konuda görüşelim.