İnsan bazen kendi içinden geçemediği bir sokakta yaşar. Kapıları kapalı, pencereleri kırık bir mahallede dolaşır gibi; hatıralar ayaklarına dolanır, gelecek ise uzaktan bakıp susar. Çünkü umut çoğu zaman yüksekten uçmaz, yere yakın gider; rüzgârın değil, kırgınlığın taşıdığı bir balondur.

Bitmek dediğimiz şey aslında bir sessizliktir. Gürültüsü önceden duyulur ama kendisi geldiğinde kimse konuşamaz. Yollar uzundur, yürüyen daha da uzun bir yalnızlığa sahiptir. Sebepler çoğalır, cümleler ikna etmeye çalışır ama kalbin bildiğini akıl çoğu zaman geç fark eder. İşte o anda “belki”ler doğar ve insanın içine yerleşir.

Dünya karmaşayı insana bıraktı, düzeni ise taşlara ve ağaçlara emanet etti. İnsan bu yüzden kendine sığmaz oldu; geçmişin kıyısında oturup geleceğe taş atan bir çocuk gibi. Bazen oyun sanır hayatı, bazen de oyunun ortasında vurulduğunu fark eder. Sürprizler vardır; kimisi yarayı kapatır, kimisi yarayı açtığını sonradan söyler.

Yaşamak artık bir tartışma gibi duruyor. Ölümün alışıldık olduğu, acının haber değeri taşımadığı günlerin içinden geçiyoruz. Enkazların arasında büyüyen sessizlikler var ve renkler yavaş yavaş griye teslim oluyor. Günler birbirine benziyor, insanlar birbirine benzemekten yorulmuyor.

Kırılan zamanlar olur; bir an gelir ve her şeyin ayarı bozulur. Eski çağların merhemleri aranır, yeni yaralara sürülmek için. Çünkü dünya bazen kaybolmuş bir harita gibidir; üzerinde yürürüz ama nereye vardığımızı kimse söyleyemez. Gökyüzü aynı gökyüzüdür yine de ve yıldızlar sessiz bir cesaretle parlamaya devam eder.

Sorular çoğalır, cevaplar eksilir. Aynalar insanı değil, yorgunluğunu gösterir. Pusulalar döner ama yön bulmak zorlaşır. Herkes birbirine bakar, herkes birbirine benzer ve sonunda herkes biraz kaybolur.

Saklanan öfkeler bir gün kapıyı çalar. Söylenmeyen sözler ağırlık yapar, atılan sitemler geri döner. Bir yerde cümleler kâğıtsız kalır, şarkılar dinleyensiz, şiirler kalpsiz kalır. O zaman dünya daralır; insanın içine sığmayacak kadar dar bir yere dönüşür.

“Uyan artık” dedik yıllarca, rüyalara da gerçeğe de. Zaman geçti, dünya dönmeye devam etti. İnsan geldi, insan gitti ama dünya kimseye alışmadı. Çünkü dünya baştan beri sabırlı bir yalnızlıktı.

Ve zaman, tuhaf bir aceleyle akıyor şimdi. Hızın hazza, hazzın yorgunluğa dönüştüğü bir çağın içindeyiz. Hatıralar direniyor, tarih hizaya çekiliyor ve insan yine kendi sınavına giriyor. Ablukada bir hayat yaşansa bile dünya dönmekten vazgeçmiyor; sanki her şey olup bittikten sonra bile anlatılacak bir hikâye kalacakmış gibi.