Tarih bazen bir aynaya dönüşür. Bakarsın ve sadece bugünü değil, tekrar eden bir kaderi görürsün. Kürtlerin hikâyesi tam da böyledir: Umudun kıyısında kurulmuş hayaller, büyük güçlerin masasından kalkıldığında ilk dağılan sandalyeler…
Türkiye’de demokratik toplum inşası uzun zamandır bir “gelecek vaadi” olarak dolaşıyor. Ancak bu vaadin altı, eşit yurttaşlıkla, adaletle ve yüzleşmeyle doldurulmadıkça havada asılı kalıyor. Demokrasi, yalnızca çoğunluğun konforu değil; azınlığın güvende hissettiği yerdir. Kürt meselesi çözülmeden, bu topraklarda gerçek bir demokrasi inşa edildiğini söylemek, yarım bırakılmış bir cümle gibidir. Güzel başlar ama insanın içine sinmez.
Rojava’da olanlar ise yalnızca bir coğrafyanın değil, bir halkın hafızasına kazınan yeni bir kırılmadır. Demografiyle oynamak, sadece evleri değil; geçmişi, dili, mezarları, çocukların yarınını yerinden etmektir. Bir halkın yerini değiştirdiğinizde, aslında onun zamanını da çalırsınız. Rojava’da yaşanan tam olarak budur: Sessizce, planlıca ve dünyanın gözü önünde.
Ve sonra ABD ve Batı… Her zamanki gibi “stratejik ortaklıklar” ve “geçici müttefiklikler” cümleleriyle süslenen büyük bir terk ediş. IŞİD’e karşı savaşta en önde duran Kürtlerdi; ama barış masasına gelindiğinde sandalyeleri çekilen yine onlar oldu. Emperyalizm, Kürtlere hiçbir zaman dost olmadı; yalnızca ihtiyaç duyduğunda hatırladı. İş bitince, vefa da bitti.
Bugün Kürtlerin kaderi, sadece Kürtlerin meselesi değil. Bu, insanlığın vicdan testidir. Bir halkın sürekli ertelenen hakları, bir gün hepimizin kapısını çalacak adaletsizliklerin habercisidir. Çünkü zulüm, bir yerde kalmaz; sınır tanımaz.
Belki de artık soruyu başka türlü sormak gerekiyor: Kürtler ne zaman hak edecek değil; biz ne zaman adil olacağız? Ne zaman güçlünün değil, haklının yanında duracağız?
Bu topraklarda barış, ancak hakikatle yüzleşildiğinde yeşerir. Ve hakikat şudur: Kürtler, bu coğrafyanın misafiri değil; asli unsuru, kadim hafızasıdır. Onların kaderiyle oynayanlar, aslında bu ülkenin ve bu bölgenin geleceğiyle oynamaktadır.
Bir halkın kaderi, pazarlık konusu olmamalı. Çünkü kader dediğimiz şey, eninde sonunda hepimizi bulur.