Adı olmayan günler vardır. Takvim onları tanımaz, mevsimler sahiplenmez, yıllar aralarından düşürür.

Bazıları devredilen bir yükle yaşar; adı konur, sayıya vurulur, ölçülür. Dünya denilen bu döngü, döndükçe günlere bölünür, kıymet biçilir. Yine de öfke ile keder birbirinden ayrılmaz; kimi zaman aynı satırda durur, kimi zaman araya sessizlik girer. Düğümler çözülmek için değil, karmaşık kalmak için vardır sanki; ateş de yakmak için değil, yakabileceğini hatırlatmak için.

Adı olmayan günler vardır. Takvim onları tanımaz, mevsimler sahiplenmez, yıllar aralarından düşürür. Gün, ay, ölüm ve zaman birbirine karışır; arada hepsi kaybolur. Bu bir tuzaktır belki de: her şey zihinde başlar ve yine zihinde düzene sokulur. Zorbalık bazen yüksek bir sestir, bazen alçak bir tavan; bakmadan görmeye çalışmanın uydurduğu bir masaldır ve sonunda yaşanmış bir yıkıntı kalır. Dünya dönerken, yıldızlar susar ama olan biten eksilmez.

İnsan anlara tutunur, anılanların peşinden geleceğe ateş eder. Sezgi bir işaret yakar, duygu bir meydan kurar ve insan mutlaka bir yol ayrımına sürüklenir. Bir yere varmak ister, bir yeri var etmek; sonra da ardına bakmadan çıkıp gidebilmek. Özgürlük bu sırada yara alır bazen; kanar, hastalanır, ama bir rüzgârla iyileşmeyi de öğrenir. Özgürlük ne kenarından geçer insanın ne de içinden delip geçer; biraz boşluk bırakır, biraz da eksik. İnsan yer değiştirir, insan değiştirir insanı.

Hataların payı büyüktür; insanla aklı arasındaki yol hep virajlıdır. Başına buyruk anıların halkası, başıboş günlerin sıradan özeti, dilin yorgun sınırları… Hepsi üst üste gelir ve ertelemeyi affetmez. Hayat, basit çelişkilerin enkazında nefeslenir; ısrarlar, sırlar, yardım çığlıkları ve isyanlarla göğe bakar. Ansızın gelen, ağır ağır giden tesadüfler geçmişe bir bayrak diker, geleceği gözüne kestirir.

Sessizlik kurnazdır; çember daralır, cevaplanmayan her suç gün içinde dolaşıp kaybolan sıradan bir soruya dönüşür. İnsan kendine durmadan cephe açar, savaşacak yeni alanlar bulur. Bazen insanın kendinden kaçabilmesinin tek yolu budur. Sonrasına gerek kalmaz; belki de bir sonrası yoktur. Masumiyetin uzun zamandır kimseye uğramamasının sebebi de budur.

Sezgiler kan kaybeder; dünya ve hayat yaralar ve yolculuklar artık hep topallayarak ilerler. Birileri insanın yıllarına karışır; her şey yeniden sesini yükseltir, renkler ve sesler başka türlü ikna eder. Belki de bu bilinçli bir aldanıştır: aldandığını kabul edip onunla yaşamayı dilemek. İnsan hem zalimdir hem güçsüz; kalbini alır, kendine doğrultur.

Yasın zamanı yoktur; yaslı olmanın bitiş çizgisi her zaman çizilmez. Gitmek, bırakmak, vazgeçmek—birbirine bağlanan sokaklar gibi, yer değiştiren insanlar gibi. Harita ya da atlas fark etmez; geçmişte durmadan tekrar eden her şey, yeni olan ne varsa kapıdan çevirir. Yenilik yoktur; eski her an ortaya çıkar, yolu dumana boğar. Arkana baktığında değişmeyene rastlarsın: bir selam, bir inat, bir umut, bir sızı.

Dünya her şeyi üst üste getirmeyi alışkanlık edinmiştir. Bedeller, güçler, dengeler; beddualar, engeller, anlamlar ve insanın kendisiyle geçirdiği zaman… Başkaları, mekân, zaman; korku ile kahkaha yan yana durur. İnsan ne yaşar, insanı ne yaşar? Sorular çoğalır, cevaplar vurulur; bazen bir cümle başka bir dilde çoğalır ve sonuç diye bir şey kalmaz. Dünya bu işte: içindeyiz, başında ve dibinde dönüp dururuz.

Dünya yorgun bir melodi gibidir. Bazı bitişler hatırlatır; son mu, sonrası mı? Zaten dünya böyle döner: değiştirir, değişir, unutturmadan ilerler. Hafıza nankör bir ruh gibidir; hem bela olur hem şifa. Yaşamanın dengesi ve karmaşası geleceğe yetmez; geriye hep geçmiş kalır, biraz da gecikmiş olan—herkes için, her şey için.