Yüce Dinimiz İslam en fıtrî dindir. İnsanın ve evrenin doğasına münasip bir hayat tarzı sunan İslamiyet, dengeli ve itidalli hareket etmeyi ön görür.

Dünya hayatı, ebedî hayat olan ahiret hayatının kazanılacağı ve şekilleneceği yerdir. Bu nedenle insanın ahirette bulacağı şey, dünyada iken elde ettiği şeydir. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” şeklindeki hikmetli sözde de ifade edildiği gibi, cennet, tohumunu bu dünyada ektiğimiz bir bahçe, cehennem de ateşini bu dünyadan götürdüğümüz bir yangın yeridir. Öyleyse dünya hayatı son derece önemlidir ve kişinin yaşantısı doğrultusunda iyi ya da kötü olarak bir değere sahiptir. (Hadislerle İslâm, 1/341)

Dünyanın konumu ve değeri hususunda en açık bilgiler Kur’ân-ı Kerîm’de yer alır. Dünya ile ilgili ayetler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, ne dünyevîleşmenin (sekülerleşmenin) ne de uhrevîleşmenin (ruhbanlaşmanın) İslâm açısından arzu edilen bir şey olduğu; bilakis asıl vurgunun dünya ve ahiret arasındaki denge üzerine olduğu görülür. Bazı ayetlerde ise, dünyanın bir oyun ve eğlence, bir süs, insanlar arasında bir övünme vesilesi, mal ve evlât sahibi olma isteği ve aldatıcı bir meta olduğundan söz edilir. Ancak bu ayetler, bilhassa dünya hayatından başka hiçbir hayata inanmayan ve dünyaya âdeta taparcasına bağlı olan kimselere hitap etmektedir. Onların dünyaya olan aşırı tutkularını törpülemek, onları manevî ve uhrevî bir hayata hazırlamak için durumlarına uygun bir üslûp kullanılmıştır. (Hadislerle İslam, 1/342)

Müslümanın hedefi ahirettir. Ancak bu durum, dünyayı büsbütün ihmal etmesini gerektirmez. Burada püf noktası olan kavram ‘bağlanma’ kavramıdır. Yani dünyaya bağlanmamak, tabiri caizse dünya hayatına gönlü kaptırmamak ideal olandır. Nitekim Allah Resûlü’nün (sas) şöyle buyurduğu nakledilir: “Zahid olmak (dünyaya rağbet etmemek), kişinin helâl olan şeyleri kendisine haram kılması veya malını dağıtıp tüketmesi demek değildir. Bilakis zahid olmak, elinde olan şeylere, Allah katında olanlardan daha fazla güvenmemek demektir...” (İbn Mâce, “Zühd”, 1)

Dünyaya bağlanmadan bir hayat sürmenin en kolay yolu da ‘asıl tevekkül makamına’ güvenmektir. İnsanın geçici olarak kendisine tevdi edilen nimetlere kalıcıymış gibi sırtını dayamaması esastır. Bu yüzden mutedil bir yaşam tarzı takip etmek gerekir. Bu bağlamda Resulullah’ın (sas) şöyle ferman buyurduğunu görmekteyiz: “Ey insanlar! Allah karşısında takva sahibi (sorumluluğunuzun bilincinde) olun ve dünyevî isteklerinizde mutedil davranın. Çünkü hiç kimse kendisi için takdir edilen rızkını yiyinceye kadar ölmeyecektir, rızkı gecikse bile! Öyleyse Allah karşısında takva sahibi olun ve dünyevî isteklerinizde mutedil davranın. Helâl olanı alın, haram olanı terk edin.” (İbn Mâce, “Ticârât”, 2) Burada Hz. Peygamber’in (sas) dikkat çektiği diğer bir önemli nokta, harama tevessül etmeme ve helal olana talip olmanın gerekliliğidir.

Maalesef günümüz modern dünyasında Müslümanlar olarak sekülerleşme hastalığına duçar kalmış bulunmaktayız. Dünyayı tamamen ihmal etme esasına dayalı ruhbanlık hayatı nasıl yasaklanmışsa dünyaya aşırı bağlanmaya dayalı sekülerleşme de aynı şekilde tehlikelidir. Hatta asıl problemimiz sekülerleşmedir, diyebiliriz.

Sekülerleşme, ahiret inancımızın zayıflığına işaret etmektedir. Bu noktada dikkatli olmamız gerekiyor. Helal-haram hassasiyetimiz çok azaldı. Para gelsin de nereden gelirse gelsin düşüncesiyle hareket ediyoruz çoğu zaman. ‘Üzümü ye, bağını sorma’ felsefesini ilke ediniyormuşuz gibi bir hale düştük. Zaruret kavramının içini boşalttık, her istediğimizi bu çerçeveye sokmaya çalışıyoruz. Çoluk çocuğumuza haram lokma yedirmeyelim, düşüncesinden uzaklaşıyoruz çoğu zaman. Bu hassasiyete sahip insanlara geri kafalı yaftasını yapıştırabiliyoruz bazen.

Haramın bin bir çeşidi var. Ama aslında haram tek. İnsanın gönlünü rahatsız eden şey, vicdanını sızlatan şeydir haram. İmanımızın uzak durmamızı hissettirdiği şeydir haram. Yeter ki niyeti bozmayalım. Niyet sağlamsa akibet de hayrolur.

Zaman bunu gerektiriyor, ne yapalım herkes böyle, çağa ayak uydurmak zorundayız gibi bahanelerin bizi kurtarmayacağını aslında iyi biliyoruz. Ancak günah işleye işleye bir alışma, bir kanıksama, bir hafife alma durumu yaşanıyor gibi.

Durumumuz iyi değil. Kendimize çekidüzen vermeli, Müslümanlığımızın ve insanlığımızın gerektirdiği gibi hareket etme gayesinde olmalıyız. Resulullah’ın (sas) bu konudaki ısrarlı uyarıları boşuna değil. Şu hadise kulak verelim “Dünyada (kimsesiz) bir garip gibi yahut bir yolcu gibi ol!” (Buhârî, “Rikâk”, 3)

Müslüman kendini çağa uydurmaz, çağı en uygun şekliyle anlamaya ve yaşamaya çalışır. Sabitelerinden ve kırmızı çizgilerinden ödün vermeden hareket eder. Ancak dinamik hayat şartlarında zamanın gerisine düşmemenin gerekli olduğunu bilir. Velhasıl mümin itidal üzere hareket eder. Teşbihte hata olmasın ne yerinde sayar ne de düşecek kadar hızlı koşar. Olması gerektiği kadar, ideal şekliyle bir hayat sürer. Dünyadan kopmadan ve dünyaya takılmadan ahiret hedefine koşmaya çalışır. Kalıcı olana gider. Rabbim hedefimizden sapmamayı nasip etsin.