İnsan, kendi gürültüsüne yenilmiş bir çağın içinde yürüyor. Sanki herkes bir şeylere yetişmek zorundaymış gibi acele ediyor; ama kimse nereye vardığını bilmiyor. Zararın alıcısı çok, faydanın talibi az. Kuyruklar uzuyor, kalabalıklar büyüyor; fakat o kalabalığın içinde tek bir içten ses bile zor duyuluyor. Hırs, sabrın yerini almış; razı olmayı küçümseyen bir kibir dolaşıyor sokaklarda.

Oysa vazgeçmenin de bir asaleti vardı bir zamanlar. İnsan, bırakmayı öğrenince hafiflerdi. Şimdi bırakmak yenilgi sayılıyor. Bu yüzden kimse yükünü indirmiyor, herkes sırtında taşıdığı taşlarla övünüyor. Gürültü bundan büyüyor; çünkü kimse sessizliğin dilini anlamıyor artık. Yaprağın hışırtısı duyulmuyor, suyun kendi kendine söylediği o eski şarkı kimsenin kulağına değmiyor.

Tarih de bu hengâmenin içinde yorulmuş görünüyor. Kimi sayfalar yeniden yazılıyor, kimi satırlar özenle siliniyor. Gerçeğin üstüne geçirilen parlak örtüler, hakikatin çıplaklığını sakladığını sanıyor. Oysa unutulan her şey bir yerde bekler; karanlık bir kuyuda değil belki, ama insanın vicdanında yankı bulan bir boşlukta. Ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bir gün sesini bulur o yankı.

Garip bir zaman bu. Yalanlar gerekçelerle süsleniyor, doğrular açıklama bekliyor. İnsan, bulanık bir camın arkasından bakar gibi bakıyor hayata. Her şey var ama hiçbir şey tam görünmüyor. Sanki dünya dönmüyor da sürükleniyor; biz de onunla birlikte, nereye gittiğini bilmeden ilerliyoruz.

Hayatın kendisi bir yarışa dönüştü. Daha çok, daha hızlı, daha parlak… Bu “daha”ların sonu yok. Ama toprağın kayışı, denizin kabarışı, taşın yuvarlanışı başka bir şey söylüyor: Dünya bizim sandığımız gibi ilerlemiyor, biz sadece yerimizden ediliyoruz. İnsan, kendi kurduğu düzenin içinde yabancılaşarak yaşıyor.

En tuhafı da şu: Herkes iyiliği arıyor ama kimse onun yükünü taşımak istemiyor. Her suç için bir öteki bulunuyor, her iyilik için bir kahraman bekleniyor. Oysa iyilik sessiz bir iştir; bağırmaz, kendini anlatmaz. Ama sessizliğe tahammülü kalmamış bir çağda yaşıyoruz.

Belki de mesele ağır olanın madde ya da mana oluşu değil. Mesele, insanın ikisinin de sorumluluğundan kaçmayı öğrenmiş olması. Bu yüzden kirin içinden çıkmak mümkünken, kimse elini yıkamaya yanaşmıyor.

Yine de gökyüzüne bakınca, toprağa dokununca başka bir ihtimal fısıldıyor hayat. Sınırlar insanın çaktığı kazıklardır; ufuk ise hâlâ özgürdür. İnsan unuttuğu bir şeyi hatırlayabilirse belki yeniden başlayabilir.

Ama şimdilik, parlak bir boşluğun içinde dönüp duran bir sessizlik var. Ve insan, gittiği yerden dönmeyi değil; gitmeye devam etmeyi öğrenmiş gibi yaşıyor.