Buyurun size, emanet ehli olmanın ehemmiyetine vurgu yapan sıcak bir hikâye;
Bir zamanlar, günlük ekmeğini zar zor kazanan Salih adında fakir bir adam vardı. Salih’in Azize adında dindar bir eşi, hayatlarını neşelendiren iki küçük oğlu vardı. Çalışkan ve azimli olmasına rağmen Salih zengin değildi, ama asla tembel ya da kayıtsız da değildi. Çalışma fırsatını asla kaçırmaz, dürüstlüğü ve iyi karakteriyle şehir halkı arasında tanınırdı. Bir gün Azize, aç çocuklarına evde yiyecek hiçbir şey kalmadığından şikâyet ederek kocasına geldi. Ondan, Allah’ın onlara yiyecek ve içecek bir yol sağlayacağı umuduyla dışarı çıkıp şehirde dolaşmasını istedi. Salih onaylayarak başını salladı ve şöyle dedi: “Peki, sevgili karım, gidip iki rekât namaz kılacağım ve Allah’tan bana rızık vermesi için dua edeceğim, sonra da geçimimi sağlamak için iş aramaya devam edeceğim.”
Salih, ezan okunmaya başlayınca camiye doğru yola çıktı. Öğle namazını kıldıktan sonra oturarak, Allah’tan kendisine iyi ve helal bir rızık vermesi için dua etti. Sonra iş aramak için dışarı çıktı. Pazarda dolaşırken Salih bir bez çanta buldu. İçinde ne olduğunu görmek için çantayı açtığında, çantanın para ile dolu olduğunu gördü. Salih şaşkınlıkla etrafına baktı, sonra çantayı kapattı ve hızla karısına koştu, ona seslendi: “Azize! Azize! Yaptığın işi bırak ve gel, ne getirdiğimi gör.” Azize hızla geldi ve Salih’in elinde tuttuğu parayı gördü. Şaşkına döndü ve ona sordu: “Bunu nereden buldun, Salih?” Salih ona hikâyeyi anlattı ve çocuklarına yiyecek almak için biraz dirhemle dışarı çıkacağını söyledi. Azize kararlı bir şekilde, “Hayır, Vallahi ondan tek bir dirhem bile almayacağız, Salih. Kime ait olduğunu bilmediğimiz parayı nasıl alabiliriz? Evlendiğimizden beri evimize tek bir kuruş bile haram para sokmadığımızı unuttun mu? Bu evi helal kazançlarla kuracağımıza söz verdik. Git, sevgili kocacığım, çantanın sahibini bul ve Allah sana mükafat versin.” dedi.
Salih karısının söylediklerine katılarak üzgün ve kafası karışık bir şekilde dışarı çıktı. Sonra pazarda birinin şöyle seslendiğini duydu: “Para dolu çantayı bulan var mı, millet, para dolu çantayı bulan var mı?” Salih şöyle dedi: “Ben buldum, ama bunun senin olduğuna dair kanıtın nedir?” Tüccar gibi görünen adam cevapladı: “Kanıtım, içinde bin dirhem olması.” Salih, parayı sayan tüccara baktı ve ona şöyle dedi: “Haklısın, bu çanta senin, alabilirsin.” Tüccar gülümsedi ve “Çantayı al, ey güvenilir adam ve değerinin dokuz katını da al” dedi. Salih şaşkına döndü ve olduğu yerde donakaldı, sonra ona “Doğru mu söylüyorsun?” diye sordu. Tüccar, “Evet, falan yerden zengin bir adam bana on bin dirhem verdi ve şöyle dedi: “Bundan binini bir çantaya koy ve yola at, sonra geri dön ve onu ara. Eğer biri sana geri getirirse, geri kalan parayı da ona ver.” İşte buradasın, dürüstlüğünün ödülü olarak bu para senin. Tebrikler!” Adam ona teşekkür etti ve eve koştu, Allah’ın kendisine bahşettiği nimetlerden dolayı sevinç duydu, iyi ve emin olan güvenilir karısıyla gurur duydu. Çocuklarına lezzetli yiyecek ve içecekler aldı ve geri kalan parayı da sakladı.
Hikâye güzel, vermek istediği mesaj açık ve net. Emin olursan, güven telkin edersen, harama el uzatmazsan Rabbin seni zayi etmeyecek, ahiretteki kazancın bir yana, bu dünyada da sana mutlaka bir kapı açacaktır. Rabbine güvenen, kimseden korkmasın, çekinmesin, endişeye düşmesin, tedirgin olmasın. Zira dostların en hayırlısı, en vefalı sahibimiz Yüce Allah değil midir? Amenna ve saddakna.
Emin olmak, elimizde bulunan emanetlere sahip çıkmak, muhafaza etmek, kendi malımızı korumanın da önünde olmalıdır. Mümin yüreğin hassasiyeti bunu gerektirmektedir.
Bu konuda başımdan geçen bir hatıramı da paylaşmak istiyorum. Yıllar önce Elazığ’da görev yaparken, evlenmiş ve kiralık ev aramaya başlamıştım. Birkaç eve baktıktan sonra, arkadaşlarımın da yardımıyla yeni bitmiş bir binada bir daire kiraladım. Evin sahibi benden aylık kirasını alıp üstüne bir şeyler ekleyerek taksidini ödüyordu. Evi tuttuktan sonra bir ara büyük ağabeyimle telefonda görüştük. Durumu anlattım; evi tuttuğumu, yeni bir daire olduğunu ifade ettim. Ağabeyim evi çok temiz ve dikkatli kullanmam konusunda bana nasihat verdi. Ben de bu bağlamda, teyiden, evi kendi evimmiş gibi kullanacağımı söyledim. Bunun üzerine ağabeyim beni uyardı: “Aman ha, kendi evinmiş gibi kullanma, insan kendi evini biraz rahat kullanabilir, bazı ihmaller ve eksikler meydana gelebilir. Sen kiraladığın eve emanet gözüyle bak, o sende bir emanettir, bu düşünceyle kullan ve çok dikkatli ol.” Ağabeyimin bu uyarısı beni biraz sarstı, işin doğrusu. Biraz düşününce çok hak verdim kendisine ve kiraladığım daireyi o hassasiyetle kullanmaya çalıştım.
Emanet, hassasiyettir.
Emanet, insaniyettir.
Emanet, İslamiyettir.
Emanet, el-Emin’in (sas) ümmetinden olmanın bir gereğidir.
Emin insanlarla dolu bir toplum iflah olur, muvaffak olur, ilerler.
Günümüzde ne kadar çok ihtiyacımız var, emin olmaya.
Aslında bölgemizde, halk arasında ‘Emanet, kıyamet’ diye bir söz kullanılır. Bu, emanet konusunda titiz olmamız gerektiğine işaret eden bir kültürün yansımasıdır. Ama uygulama tam olarak bu şekilde midir? Buna tam anlamıyla ‘Evet’ diyebiliyor muyuz acaba?
‘Söz senettir’ denilen, bir toplumdan en ufak bir meblağ için yazılı belgeye bel bağlayan bir duruma geldik. ‘Erkek adamın ağzından söz bir defa çıkar’ diyenlerin torunlarıyız, ne hale geldik böyle. Ne ara bu kadar değiştik.
Batının değerlerini, bireyselliği, menfaat eksenli düşünceyi, maddiyata ağırlık veren bir yaşam tarzını benimser olduk.
Kendimize gelmeliyiz. Dini ve milli değerlerimize dönüş yapmalıyız. İslamî prensiplerin hayata geçirildiği bir toplumda insanî değerler en üst seviyeye çıkmaz mı?
Devam Edecek