İyi düşünelim. Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmaktan vazgeçtiğimizde iyi insan oluruz. Komşumuz, arkadaşımız ve aynı toprağı paylaştığımız insanlar için fayda düşündüğümüzde ‘Müslüman’ oluruz, hakiki bir mümin oluruz. Elimizden ve dilimizden başkaları emin ise damarlarımızda ‘iman’ dolaşıyor demektir. Mümin kardeşine güven telkin etmeyen bir insan, Rabbine karşı nasıl emin bir kul olabilir ki? Allah muhafaza!

Borç paraya ihtiyaç duyduğumuzda direkt borç alabileceğimiz kaç dostumuz var acaba? Borç paraya muhtaç olan kaç kişinin elinden tutup derman olabiliyoruz? Borç para istediğinizde, yanında olduğu halde arkadaşınız, parası olmadığını söylüyor. Diğer taraftan size para verdiğinde zamanında geri alıp alamayacağından emin olmuyor, çoğu zaman.

Güvensizlik topluma sirayet etmiş, kusur hepimizde, herkes suçlu. İslamî değerlerden ne kadar da uzaklaştık. Bu durum, faizi, krediyi yaygınlaştırmadı mı? Tefecilere gün doğmuyor mu böyle bir toplumda?

Kur’ân-ı Kerim, karz-ı hasen müessesesinden bahsetmiyor mu?

Mecazi bir anlatımla Allah’a güzel bir şekilde borç (karz-ı hasen) veren kimseye bunun kat kat fazlasının ödeneceğinden söz edilmiştir. İlgili ayetlerde Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan malî harcamanın Allah’a verilen bir borç olarak anılması verilenin Allah katında kaybolmayacağına, karşılığının sevap ve mükâfat olarak geri döneceğine dair ilâhî bir vaad şeklinde yorumlanır. Bu ödüncün “güzel” diye nitelenmesi ise harcamanın riya ve dünyevî beklenti karıştırmadan sırf Allah rızası için ve helal maldan yapılmasının gerektiğine ve böyle bir davranışın güzelliğine işaret eder. Hadislerde de borç verme, ödünç verme söz konusu edildiğinde bunun hukukî mahiyetinden çok ahlâkî yönü üzerinde durulmuştur. Dinî terminolojide karz kelimesi, bir kimseye tüketim amaçlı olarak para veya mislî eşya türündeki bir malı ödünç vermek anlamıyla yaygın bir kullanım kazanmış olup Allah katında ecir kazandıran erdemli bir davranış olması yönüyle dinî öğretinin ve İslâm ahlâkının, bir akid türü olarak da İslâm hukukunun konusunu teşkil etmiştir. Karz Allah’a yakınlaşma (kurbet) anlamı içeren bir işlem olup karz alan açısından dünyevî, karz veren açısından uhrevî faydalar içerir. Ayetlerde, Allah yolunda ve uhrevî ecir beklentisiyle yapılacak harcamaların bir bakıma dünyada Allah’a borç verme sayılıp karşılığının âhirette kat kat fazlasıyla alınacağı belirtilir. Burada “güzel” nitelendirmesiyle geçen karz tabiri, ödünç işlemi de dahil hayır duygusuyla ve Allah rızâsı için yapılan her türlü malî fedakârlığı kapsar. İhtiyaç sahibi bir kimseye ödünç vermenin karz-ı hasen adıyla yaygınlık kazanması Kur’ân’da geçen bu teşvik ve nitelendirmeden kaynaklanır. Hz. Peygamber, “Kim bir Müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse Allah da onun ahiret sıkıntılarından birini giderir. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımındadır” (Buhârî, “Mezâlim”, 4) gibi genel, “Sadaka on misliyle, karz on sekiz misliyle mükâfatlandırılır”, “İki defa borç vermek bir kere sadaka vermek gibidir” (İbn Mâce, “Sadakât”, 19) gibi özel mahiyetteki hadisleriyle ödünç vermenin dinî değerine ve erdemli bir davranış oluşuna dikkat çekmiştir. (DİA, 24/520-525)

Demek ki bazen mümin bir kardeşimizin günaha girmesine biz sebep olabiliyoruz. Bu durum, elbette günahı işleyenin sorumluluğunu kaldırmıyor. Ancak ‘hayra sebep olan yapan gibidir’ kaidesini tersine uyarladığımız zaman ‘şerre/günaha/çirkin işlere neden olan yapan gibidir’ diyebiliriz. Nitekim Nebi-yi Zişân (sas) iyi çığır ve hayırlı bir yol açanların sevap kazanacağını, ayrıca peşinden gidenlerin sevapları kadar daha kazanacağını; kötü bir çığır açanın da günah elde edeceğini, peşinden gidenlerin de günahları kadar ona günah yazılacağını ifade ediyor. Üstelik takipçilerin ne sevabından ne de günahından da bir şey eksilmeyecek, diye de ekliyor. (Müslim, “Zekât” 69) Kıymetli dostum Eğitimci Yazar İdris Kalay’ın ifadesiyle, yaşamlarımız, sadece kendimizi bağlamakla kalmıyor, içinde yaşadığımız toplumu ve bizden sonra yaşayacak olan toplumları da etkileyebiliyor. Bu etkinin alanı ve sürekliliği bizim elimizdedir. İyiliğe doğru bir çığır açarsak, iyiliği hep birlikte yaşatmış olacağız. Kötülüğe doğru bir çığır açarsak da kararan ruhların ve ifsat olmuş bir toplumun hazırlayıcısı konumunda olacağız. İyilik yap ki, gönüller huzur bulsun, toplum aydınlansın, sevaplar süreklilik arz etsin. Emin bir insan olmanın, güven telkin etmenin topluma sirayeti böyle oluyor. Derinden, ama etkili.

İşte, aynı şekilde, emin bir kul olmadığımız zaman, çevremize güven telkin etmediğimiz zaman hem kendimizi günaha sürüklüyor hem de başkalarını bazen günaha sevketmiş oluyoruz. Olan bize oluyor, olan kardeşimize oluyor; en büyük fatura da topluma kesilmiş oluyor. Güvenin, karşılıklı emniyetin olmadığı bir toplum zaten toplum olma özelliğini kaybeder. O, artık bir insan yığınıdır, kalabalıklardır. Oradan ne ümmete ne de insanlığa hayat bahşedecek kanal açamazsınız.

Mümin insan yaratılış gayesine uygun yaşamalı değil midir? Allah’ın halkettiği âlemde O’nun koyduğu nizama uymak zorunda değil miyiz? Kâinata bakıp O’nun varlığını, birliğini, büyüklüğünü ve mesajını anlayamıyorsak, evrenin musağğar bir sureti olan Kur’ân’a da mı bak(a)mıyoruz? İlahi mesajlarını orada Hz. Peygamber’e (sas) vahyederken bizim anladığımız, kavrayabileceğimiz, aklımızın alabileceği prensip ve ilkeleri açıkça ortaya koymamış mı?

Anlamak istersek her şey ayan beyan apaçık ortada. Görev belli, hareket tarzı belli. Gidecek yol, takip edilecek sistem belli. Heveslisiysek iş kolay, gerçekten. Samimiyet ve ihlas hamuruyla yoğrulduğu sürece, tabii.

Anlamak istemeyenin gözüne de sokulsa görmeyecektir, görmek istemeyecektir. Gözünü kapatana güneş ışığı ne ifade eder? Kulaklarını tıkayana bağırsanız da duyurabilir misiniz? Yüce Kur’ân’ın enfes ifadesiyle ‘sağırsa, dilsizse, körse’ (el-Bakara, 2/18) bir kalp, ne kadar nasiplenecek ki? Alıcılarını kapatmışsa bir yürek, ne verilebilir ki ona?

Yüce Allah kalplerimizi muhafaza etsin, yüreklerimizi hakka hakikate daima açık etsin. Muhlis ve muhlas kullarından eyleyerek, emin ve güvenilir eylesin bizi. Bakıldığında ülfet ve muhabbet meydana gelen, konuşulduğunda eman ve emniyet hasıl olan, muamelede bulunulduğunda ihsan ve nimet hissedilen insanlardan eylesin bizleri.

Azılı Mekke müşriklerinin her türlü iftirasına maruz kalırken, emin oluşu noktasında en ufak bir laf söylenemeyen, söylendiği takdirde hiç kimsenin bu hezeyanı itibara almayacağı bilinen bir Zat’ın (sas) ümmeti olarak onun yolunu takip etmekten başka çaremiz yoktur.

Emaneti (sas), emanetimizdir.

Sünneti (sas), yolumuzdur.

O zaman güvenilir birer mümin olmak, sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa güven telkin eden, ‘insanların en faydalısı insanlara faydalı olandır’ şiarıyla hareket eden bireyler olmak vizyonumuzdur.

Yüce Rabbim bize nasip etsin. Âmin.