Bir ülkenin vicdanı, en zayıfının nasıl yaşadığıyla ölçülür. Bugün Türkiye’de bu ölçünün en hassas noktalarından biri emeklilerdir. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, vergisini vermiş, bu ülkenin yollarında, fabrikalarında, tarlalarında, hastanelerinde ömür tüketmiş milyonlarca insan, hayatının son döneminde huzur bulmayı beklerken, ne yazık ki barınma korkusuyla yaşamaya çalışıyor.

Artık mesele geçim sıkıntısını aşmış, doğrudan doğruya evsiz kalma endişesine dönüşmüştür. 2026 yılı itibarıyla emekli maaşları artırılmış olsa da hayat pahalılığı artış hızını kesmedi. En düşük emekli aylığı birkaç yıl öncesine göre nominal olarak yükseldi; ancak reel hayatta, yani pazarda, manavda, faturada ve özellikle kirada bu artışın bir karşılığı oluşmadı.
Bugün büyükşehirlerde ortalama kira bedeli 15–25 bin lira bandına yerleşmiş durumda. Anadolu şehirlerinde bile kiralar 10-15 bin liraya dayanmış halde. Buna karşılık milyonlarca emeklinin aldığı maaş, kirayı ödediği anda neredeyse sıfırlanıyor. Bir emekli düşünün: Maaşı hesabına yatıyor, aynı gün ev sahibine gidiyor.

Geriye kalan para; elektrik, su, doğalgaz, ilaç, gıda ve ulaşım arasında paylaşılamıyor bile. Bu noktada emekli artık “geçinmeye” değil, hayatta kalmaya çalışıyor. Bugün ev sahibi olan emekli ile kiracı olan emekli arasında uçurum oluşmuş durumda. Aynı maaşı alan iki kişiden biri nispeten hayatını sürdürebilirken, diğeri yoksulluk sınırının da altında yaşıyor.
Çünkü kira artık tek başına bir gelir kalemi değil, maaşın tamamını yutan bir gider kalemidir. Bu tablo sadece ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda psikolojik ve toplumsal bir meseledir. Kirayı ödeyememe korkusu yaşayan emekli sosyalleşemiyor, sağlık kontrollerini erteliyor, ısınmadan tasarruf ediyor, misafir ağırlamaktan utanıyor, sonuçta yalnızlaşıyor.

Devletin emekliye kira desteği vermesi bir yardım politikası değil, hak teslimidir. Çünkü bu insanlar hayatları boyunca zaten sisteme katkı sunmuşlardır. Bugün talep edilen şey, yeni bir imtiyaz değil; ödenmiş emeğin geri dönüşüdür. Nasıl ki öğrenciler için burs, çiftçi için mazot desteği, sanayici için teşvik varsa; evi olmayan emekli için de barınma desteği olmalıdır.

Bu destek ev sahibi olmayan, belirli gelir seviyesinin altında kalan, kirada yaşayan emeklilere doğrudan kira katkısı şeklinde uygulanabilir. Üstelik böyle bir uygulama sadece emekliyi rahatlatmaz; toplumun tamamına nefes aldırır. Çünkü emeklinin tüketemediği para piyasaya girmez, esnafa ulaşmaz, ekonomiyi canlandırmaz.
Emekli kira ödeyip aç kaldığında, mahalle bakkalı da müşteri kaybeder. Son yıllarda yapılan maaş düzenlemeleri kağıt üzerinde önemli görünse de hayat pahalılığı maaş artışlarını kısa sürede eritiyor. Gıda fiyatları, enerji giderleri ve özellikle kira artışları enflasyon oranlarının da üzerinde seyrediyor.

Bu nedenle emekli maaşı zamları refah artışı sağlamıyor; sadece yoksulluğun hızını bir süreliğine yavaşlatıyor. Bugün bir emekli maaşıyla dört kişilik bir ailenin mutfağı kurulamıyor, tek kişinin sağlıklı beslenmesi bile zorlaşıyor, ilaç katkı payları bütçeyi zorluyor, kira ödendiğinde yaşam alanı kalmıyor. Dolayısıyla sorun maaşın miktarı değil, giderlerin yapısıdır.
Giderlerin en büyüğü ise tartışmasız kiradır. Bir insan hayatının gençlik döneminde gelecek kaygısı taşır; bu doğaldır. Ama emeklilik döneminde insanın korkusu geçim olmamalıdır. Emeklilik; hesap makinesiyle yaşanan bir dönem değil, huzurla yaşanan bir dönem olmalıdır.

Bugün yapılacak kira desteği, yarının sosyal çöküşünü engelleyecek bir sigorta görevi görecektir. Evi olmayan emekliye kira desteği artık bir sosyal politika önerisi değil, kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Bu adım atıldığında sadece bir kesim rahatlamayacak; toplumun vicdanı rahatlayacaktır. Çünkü yıllarca çalışan bir insanın yaşlılığında tek derdinin “kirayı nasıl ödeyeceğim” olmaması gerekir.