Hayatın tam ortasında durmuyoruz aslında; yürüyüş hâlindeyiz. Bazen yavaş, bazen tökezleyerek. Yüz yıllık değil, bin yıllık bir yürüyüş bu. Adımlarımız eskiden kalma, bakışlarımız yorgun, öfkemiz tanıdık. Karşılaşmalar bol; zaman da mekân da buna fazlasıyla müsait. İnsan bazen konuşarak, bazen susarak, bazen de yalnızca bakarak sorumluluğunu yerine getiriyor. Vicdan dediğimiz şey biraz da ne zaman sessiz kalacağını, ne zaman ses vereceğini bilmekten ibaret.

Doğuya dair çok şey söylenir; kimi bakar görür, kimi bakar geçer, kimi hiç bakmadan yürür. Zamanla ilgili bir düğüm var sanki, çözülemeyen. Haklılık belgelerle ölçülünce, herkes bir anlaşmanın kenarına ilişiyor. Devamı hep var, ama cevaplar soruların boğazında kalıyor.

İnsan şaşırıyor; bazen kendine, bazen dünyaya. Uzak kaldıkça kendine yelken açıyor, ama maruz kaldıkça yönünü kaybediyor. Bazı duygular suyu bulandırıyor, susuzluğu artırıyor. Gelecek kendini gösteriyor ama çevreyle yön aynı yolda yürümüyor. Şaşkınlığımızla göz göze gelip el sallıyoruz.

Önce hatırlıyoruz, sonra unutmaktan yoruluyoruz. İnsan dünyaya hoyrat davranabiliyor; dünya da bazen buna davetiye çıkarıyor. Düşmek mümkün, hatta kaçınılmaz. İnsan düşerken en çok kendini görüyor; gördüğüne tanık, göremediğine ayna oluyor. Bu hayatta her ihtimal yerini buluyor.

Ömrümüz yettiğince şahitlik ediyoruz olup bitene. Sessizlik bazen bir yıkım, bazen geride kalan bir enkaz. İnsan bir an gelir, kendini aşar; bir an gelir, kendini ihlal eder. Dünya zaten sınavlarla dolu, denenmeyen kendi karanlığında kalıyor.

Hüznün altında ıslanmak, geçmişin gölgesinde serinlemek, adı kalmamış bir acının peşine düşmek… Kendini affetmekten vazgeçmek de bir yolculuk. İnsan bazen kendini ararken başkasına çarpıyor. Bazı acılar böyle çoğalıyor.

Bir yerde, bir zamanda yüz yüze gelmek; birlikte yürünmüş yolları unutup sonra aniden hatırlamak. Bazı yaşanmışlıkların adresi var, izi var. Gitmekle kalmak arasında sıkışmak, bir adımın ötekine engel olması… Yokluk bile kendine yer açıyor.

Hayatla ve tarihle aynı terazide tartılmak zor. Ertelenmiş gerçekler, pürüzlü sayfalar, kapısı aralanmayı bekleyen düşler var. Sokaklar ses istiyor, pencereler yankı. Belki inkâr hâlâ kendini kanıtlayamadı ama epey şeyi ıskaladı.

Dünya tersine dönmüş gibi; hayatın çivisi paslı. İnsan bazen burada, bazen başka bir yerde yas tutuyor. Uzun günler, kısa geceler ve sayılmayan yaşamlar var. Şahitken temsilciye dönüşen insan… Geriye kalan bir iz sadece. Çünkü insan, eninde sonunda rüzgârın taşıdığı bir işarettir.