Gökyüzüne bakmak, insanın en eski meraklarından biridir. O sonsuz boşlukta yanıp sönen ışıklar, ilk insanlara kendi ateşlerini hatırlattı. Henüz ne din vardı ne bilim; sadece ateşin etrafında toplanmış, birbirine sokulmuş insanlar… Ve bir gece, başlarını kaldırıp göğe baktıklarında, orada da ateşler gördüler. “Kim yakıyor bunları?” diye düşündüler. İşte “büyük yaratıcı” fikri böyle doğdu.
Sonra Babil geldi. Dicle ile Fırat’ın arasında kurulan o şehir, göğe yükselen kulesiyle insanın kibirini simgeledi. İnsan, Tanrı’nın sırrına ortak olmak istedi. Tuğlaları taşırken gururları da büyüdü. Ama bir sabah, aynı dili konuşan insanlar birbirini anlamaz oldu. Dil bölündü, gönül bölündü. Kule yarım kaldı. İnsanlar dağıldı. Babil artık “karışıklık” demekti.
Ama insan pes etmedi. Çevirmenler çıktı ortaya. Dillerin arasına köprü kurdular. Birbirini anlamayanları yeniden buluşturdular. Çeviri, parçalanmış dilleri bir araya getirdi.
Yüzyıllar geçti. Roma imparatorluğu kuruldu, Latince dünyaya yayıldı. Tek dil yeniden güce dönüştü. Sonra Roma yıkıldı, Fransızca, Almanca, İtalyanca doğdu. Dante, İlahi Komedya’yı kendi dilinde yazdı ve İtalyan ruhunu birleştirdi. Dil artık bir milletin evi olmuştu.
Ama tercümanlar hiç durmadı. Peygamberler bile bir anlamda tercümandı; Tanrı’nın sözlerini insanlara aktaranlar.
Bugün yeryüzünde binlerce dil var. Çoğu yavaş yavaş yok oluyor. Alberto Manguel’in anlattığı Salamander Adası hikayesi gibi… Bir misyoner, yerlilerin dilini öğrenip kutsal metinleri çevirdi. Ama çiçek hastalığı adayı vurdu. Son yerli de öldüğünde, misyoner elinde kimsenin artık anlamadığı bir kitapla yapayalnız kaldı. O dil, denizin ötesine gömülüp gitti.
Ve Manguel der ki: “Her çevirmen kendi yıldızının peşinde gider. Her dil de öyle.”
Gökyüzü, bütün bunların sessiz şahidi oldu. İnsanlığın kibri, merakı, yalnızlığı, çabası… Hepsi o sonsuz boşlukta yankılandı. Belki de göğe baktığımızda gördüğümüz şey, sadece yıldızlar değil; kendi hikâyemizin izleri.