Savaşların, ölümlerin, yıkımların bu kadar sıradanlaştığı bir yerde mutluluk ister istemez tuhaf duruyor. Haber bültenlerinin alt yazısına sıkışmış can kayıpları, rakama dönüşmüş hayatlar, “alıştık artık” denilen acılar… Ve bütün bunların ortasında mutlu olmaya çalışan insanlar. Sanki yanlış bir şey yapıyormuş gibi.
Artık ölüm şaşırtmıyor. Bir yerde bombalar patlıyor, başka bir yerde çocuklar göç yollarında kayboluyor. Ertesi gün işe gidiliyor, kahve içiliyor, hayat devam ediyor. Asıl garip olan da bu: Devam edebilme hâli. İnsan buna hayret ediyor ama itiraf etmiyor. Çünkü hayret etmek bile bir lüks oldu.
Mutluluk ise hep erteleniyor. “Şimdi zamanı değil” deniliyor. Sevinç, sus payı gibi. Gülmek için bile gerekçe arıyoruz. Kimseyi incitmemek, kimseye batmamak için sesimizi kısıyoruz. Sanki bu coğrafyada mutlu olmak, bir başkasının acısına ihanetmiş gibi hissettiriliyor.
Oysa insan sadece acıya dayanarak yaşayamaz. Sürekli güçlü olmak, sürekli katlanmak, sürekli susmak… Bunlar insanı yüceltmiyor; yavaş yavaş tüketiyor. Toplum olarak acıda birleşmeyi öğrendik ama sevinçte yan yana gelmeyi unuttuk. Çünkü sevinç, cesaret istiyor. Umut etmek, risk almak demek. Ve biz uzun zamandır risk almaktan çok, hayatta kalmaya çalışıyoruz.
Belki de bu yüzden toplumsal mutluluk artık eski bir kelime gibi geliyor kulağa. Büyükler anlatıyor: Bayramları, kalabalık sofraları, sokakta paylaşılan neşeyi. Dinlerken gülümsüyoruz ama içten içe bunun bize ait olmadığını düşünüyoruz. Biz daha çok yarım kalan cümlelerin, bastırılmış kahkahaların kuşağıyız.
Yine de bazen…
Bir anda, hiç beklemediğin bir yerde bir kıpırtı oluyor. Bir dayanışma anında, bir bakışta, bir seslenişte. O an anlıyorsun: Mutluluk tamamen yok olmadı. Sadece bastırıldı. Üstü örtüldü. Unutturulmaya çalışıldı.
Savaşlar sıradanlaştı, ölümler alışkanlığa dönüştü.
Ama belki de en büyük kayıp, mutluluğun “ayıp” sayıldığı bu hâl oldu.
Ve belki en büyük direniş, bütün bunlara rağmen birlikte mutlu olmayı yeniden hatırlamak.