İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde Londra’da bir adam, Başbakan Winston Churchill’e “aptal” dediği gerekçesiyle tutuklanır. Ertesi gün İngiliz Parlamentosu’nda konu gündeme gelir ve muhalefet sert tepki gösterir:
“Ülkede ifade özgürlüğü kalmadı mı? Başbakana aptal demek ne zamandan beri suç?”
Churchill kürsüye çıkar. Yüzünde hafif bir tebessüm vardır:
“Adam, Başbakan’a hakaret ettiği için değil, savaş döneminde çok önemli bir devlet sırrını açıkladığı için tutuklandı.”
Bu anekdotun gerçekliği farklı kaynaklarda farklı biçimlerde aktarılmış olsa da, anlatının verdiği mesaj oldukça güçlüdür: Bazen en ağır gerilimi dağıtmanın yolu, daha ağır bir söz söylemek değil, zekâ ve mizahla karşılık verebilmektir.
Mizah yalnızca insanları güldüren bir eğlence biçimi değildir. Doğru kullanıldığında, toplumdaki gerilimi azaltan, insanların birbirini anlamasını kolaylaştıran ve eleştiriyi düşmanlığa dönüşmeden ifade edebilmenin yollarından biridir. Özellikle siyaset, medya ve kamusal yaşamda kullanılan dil, toplumun genel ruh hâlini doğrudan etkileyebilir.
Çünkü toplumlar yalnızca yasalarla değil, birbirlerine karşı kullandıkları dille de şekillenir.
Sert söz, sert söz doğurur. Küçümseme küçümsemeyi, öfke öfkeyi besler. Bir süre sonra insanlar birbirlerinin ne söylediğine değil, kimin söylediğine bakmaya başlar. Aynı cümle, sevdiği birinden geldiğinde “eleştiri”, karşı olduğu kişiden geldiğinde “hakaret” olarak algılanabilir. Böylece tartışma, düşüncelerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkar; insanların birbirini yenmeye çalıştığı bir mücadeleye dönüşür.
Oysa mizah, bu döngüyü kırabilecek önemli bir araçtır.
Kendisiyle dalga geçebilen insan, başkasının eleştirisinden daha az korkar. Eleştiriye tahammül edebilen insan ise karşısındakini susturmak yerine anlamaya daha fazla yaklaşır. Burada mizahın en değerli tarafı ortaya çıkar: Mizah, insanın kendisini hayatın ve tartışmaların merkezinden biraz olsun çekebilmesini sağlar.
Ancak mizahın da bir sınırı vardır.
Bir başkasını küçük düşürmek, toplumun hassasiyetlerini aşağılamak veya güçsüz olanı hedef hâline getirmek mizah değil; incitmenin başka bir biçimidir. Gerçek mizah, çoğu zaman gücün karşısında durur; güçsüzü ezmek için kullanılmaz. Bu nedenle mizah ile alay, nükte ile hakaret, eleştiri ile aşağılama arasındaki farkı gözetmek gerekir.
Toplumsal hoşgörü de tam burada devreye girer.
Hoşgörü, herkesin aynı düşünmesi değildir. Tam tersine, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabilmesidir. Bir toplumun olgunluğu, insanların ne kadar aynı düşündüğüyle değil, birbirlerinden ne kadar farklı düşündükleri hâlde birbirlerine ne kadar saygı gösterebildikleriyle ölçülür.
Bu nedenle toplumsal barış, sessizlikten değil; konuşabilmekten doğar. İnsanların birbirine bağırmadan itiraz edebildiği, eleştirinin düşmanlık sayılmadığı, farklılığın tehdit olarak görülmediği toplumlarda ortak yaşam duygusu güçlenir.
Burada bir başka önemli mesele de liderlerin ve kamuya mal olmuş kişilerin kullandığı dildir.
Toplumda görünür olan kişilerin üslubu, sıradan insanın gündelik davranışlarına kadar ulaşabilir. Yukarıdan aşağıya yayılan öfke dili, zamanla sokakta, iş yerinde, trafikte, aile içinde ve sosyal medyada karşılık bulabilir. Aynı şekilde ölçülü, sakin ve esprili bir dil de insanlara başka bir iletişim biçiminin mümkün olduğunu gösterebilir.
Bir yöneticinin kendisine yöneltilen eleştiri karşısında hemen öfkelenmemesi, bir annenin çocuğunun farklı düşüncesini küçümsememesi, bir komşunun anlaşmazlık sırasında sesini yükseltmek yerine gülümseyebilmesi… Bunların her biri küçük görünür. Fakat toplumsal hayat zaten bu küçük davranışların toplamından oluşur.
Bir tebessümün tek başına dünyayı değiştireceğini söylemek elbette abartılı olur. Fakat bir tebessümün öfkeyi büyütmek yerine durdurabildiği anlar vardır. Bir esprinin, insanların birbirine düşman gibi bakmasını engellediği anlar vardır. Bir özrün, bir hoşgörünün, “Sen de haklı olabilirsin” cümlesinin büyük çatışmaları başlamadan bitirebildiği anlar vardır.
Toplumsal barış biraz da bu küçük anların birikimidir.
Bugün insanların birbirini dinlemeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemdeyiz. Farklılıkları ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir. Asıl mesele, farklılıklarla birlikte yaşayabilmektir.
Bunun yolu ise yalnızca büyük söylemlerden geçmez.
Bazen bir adım geri çekilmekten, bazen kendimizle dalga geçebilmekten, bazen karşımızdakinin sözündeki iyi niyeti görmekten geçer.
Çünkü öfke de bulaşıcıdır, nezaket de.
Bir insanın öfkesi başka bir insana, onun öfkesi bir başkasına geçebilir. Aynı şekilde bir tebessüm, bir anlayış, küçük bir nezaket de zincirleme biçimde çoğalabilir.
İşte toplumsal barışın asıl “domino etkisi” belki de burada başlar.
Bir toplumun geleceğini yalnızca büyük kararlar değil, insanların birbirine nasıl baktığı da belirler. Farklı düşüncelere tahammül edebilen, eleştiriyi düşmanlık olarak görmeyen, gerektiğinde kendisiyle de dalga geçebilen toplumlar daha güçlü bir ortak yaşam kültürü oluşturabilir.
Çünkü bazen bir toplumu ayakta tutan en güçlü şey, yüksek sesle söylenen sözler değil; zor zamanlarda bile kaybolmayan sağduyu, hoşgörü ve tebessümdür.
Öfke duvar örer; mizah o duvarda bir pencere açar.
Next