Hz. Nuh’u anmak, yalnızca geçmişte yaşanmış bir kıssayı hatırlamak değildir. Asıl mesele, onun temsil ettiği yaşamı koruma, her canlıya değer verme ve emanete sahip çıkma anlayışını bugün ne kadar yaşatabildiğimizdir.

Hz. Nuh’un gemisine her canlıdan bir çift aldığına inanılan bir anlayışı anlatırken, o anlayışın bize yüklediği sorumluluğu da konuşabilmeliyiz.

Bugün Cudi Dağı’nda Hz. Nuh’u anarken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Etrafımıza baktığımızda neden tek bir ağaç göremiyoruz? Yaşamı simgeleyen bir kıssayı anlatırken, doğanın böylesine tahrip edilmiş olması hepimiz için bir soru işareti olmayacak mı?

Sözlerimiz yaşatmayı anlatırken, sahadaki gerçeklik neden başka bir hikâye anlatıyor? Kömür uğruna açılan alanlar, kesilen ağaçlar, tahrip edilen doğa… Bunlar, Hz. Nuh’un temsil ettiği merhamet, emanet ve yaşamı koruma anlayışıyla yan yana geldiğinde derin bir tezat oluşturmuyor mu?

Belki de Hz. Nuh’u gerçekten anmanın en anlamlı yolu, sadece konuşmalar yapmak değil; bir ağacı korumak, bir ormanı yaşatmak, bir derenin akışına sahip çıkmak ve bütün canlıların yaşam hakkını gözetmektir. Çünkü Hz. Nuh’un kıssası yalnızca insanların değil, bütün canlıların ortak hikâyesidir.

Bugün Cudi’ye giden herkesin çevresine dikkatle bakmasını isterim. Gördüklerine olduğu kadar, göremediklerine de… Çünkü bazen en güçlü sorular, sessizliğin içinde saklıdır.

Hz. Nuh’u anarken kendimize şu soruyu da sormalıyız: Yaşamı ve bütün canlıları korumayı öğütleyen bir mirası anarken, bugün doğayı gerçekten koruyabiliyor muyuz?

Hz. Nuh’u anmak, ancak doğayı, ağacı, suyu ve tüm canlıları yaşatabildiğimiz ölçüde anlam kazanacaktır. Aksi hâlde söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafe büyümeye devam eder. Geçmişe duyulan en büyük saygı, onu sadece anmak değil; temsil ettiği değerleri bugün de yaşatmaktır.