Mazlum ama haklı, mağdur ama gururlu bir halkın geleceği bombaların gölgesinde, insanlığın vicdanı ise sessizliğin ve vurdumduymazlığın karanlığında sınanıyor..

21. yüzyılda insanlık; teknoloji, bilim ve iletişim alanında büyük ilerlemeler kaydetti. Dünyanın bir ucunda meydana gelen olaylardan diğer ucundaki insanlar saniyeler içinde haberdar olabiliyor. Mamafih bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu ve en önemlisi de teknolojik alanda insanlığın çağ atladığı bir zaman diliminde, Gazze’de yaşanan acılar karşısında dünyanın etkili bir çözüm üretememesi, çözüme dair fikir üretememesi, bu konuda bir araya gelip tek ses olamaması büyük bir çelişki oluşturuyor. Durum; insanlığın ilerlediğini ama diğer tarafta da vicdanların köreldiğini gözler önüne seriyor.

gazze

Bir tarafta modern dünyanın bütün imkânları, uluslararası kuruluşlar ve –sözde- insan hakları söylemleri; diğer tarafta evlerini, yakınlarını ve gelecek hayallerini kaybeden insanlar var.

Gazze, yalnızca Filistinlilerin değil, bütün insanlığın vicdanını sınayan bir mesele hâline gelmiştir. “Ben insanım” diyen herkesin ortak paydasıdır. Asıl soru şudur: Gazze halkı kendi toprağında ne zaman güvenlik, özgürlük ve onurlu bir yaşam hakkına kavuşacaktır? Onurlu ve özgür bir yaşam ve ordaki mukaddesatın muhafazası adı verilen bu bedeller ne zamana kadar devam edecek?

Gazze meselesi yalnızca bir çatışma değildir, bir işgal, bir soykırım, bir etnik temizlik meselesidir ve tüm bunlara karşın verilen onurlu bir mücadelenin adıdır.

Filistin meselesi, iki taraf arasındaki bir güvenlik sorunu değildir. 1948 den beri yaşananların tarihsel ve insani boyutunu görmek ve hakkaniyet çerçevesinde ele almak gerekir. Bir halkın kendi kaderini tayin etmesinden daha doğal bir şey olamaz. Bir taraf ta binlerce yıldır Beytil Makdis çevresinde hayatlarını idame eden Müslüman halk, diğer tarafta 1948’den beri işgal, yerinden ve yurdundan etme, etnik temizlik, katliam ve soykırım ile bir milleti potansiyel tehdit olarak gören bağnaz bir işgalci.

Uluslararası hukuk, çatışmanın bütün taraflarına yükümlülükler getirir. Sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılması ve hukuki sorumlulukların gözetilmesi, taraf ayrımı yapılmaksızın temel ilkeler olmalıdır ancak bu 7 Ekim’den yok sayılan bir kural.

Zulmün olduğu yerde tarafsız kalmak, zalimden yana taraf olmanın bir diğer adıdır.

Mazlumun aleyhinde ama, fakat, lakin ile başlayan her cümle zalim saflarında mazluma sıkılan bir kurşundur ve körelen vicdanın dışa vurumudur.

Filistin halkının özgürlük ve kendi geleceğini tayin etme talebi meşrudur. Bir halkın haklı davasını savunmak, sivillere yönelik şiddeti savunmayı değil, adaleti ve insan onurunu korumayı gerektirir.

Bir çocuk için gelecek; okul, oyun, aile ve hayaller demektir. Gazze’de ise birçok çocuk, yıkılmış binaların arasında ve kaybettikleri yakınlarının acısıyla büyümeye çalışıyor. Ailesi ve akranları, kendisi ve hayalleri enkaz altında kalan bir çocuk için “gelecek” cümlesi laftan ibarettir.

Yıkılan bir şehri tekrardan imar etmek, yeniden kurmak mümkündür; lakin kaybedilen çocuklukları ve parçalanan hayatları onarmak çok daha zordur belki de imkansızdır.

Gazze’den bahsederken İslam dünyasının tutumunu sorgulamamak mümkün değildir.

Gazze’de insanlar yaşam mücadelesi verirken, insanlık onuru ayakları altına alınırken bazı yönetimlerin siyasi ve ekonomik çıkarlarını önceleyen, risk almaktan kaçınan tutumları ciddi bir vicdan muhasebesini gerektiriyor.

Görmemek, duymamak ve konuşmamak. Üç maymunun hikâyesi, bugün kimi siyasi yaklaşımların da özeti hâline geliyor. Oysa Gazze’de yaşananlar görülüyor, duyuluyor ve konuşuluyor. Eksik olan, bu farkındalığın etkili sonuçlara dönüştürülmesidir.

İslam dünyası ortak bir siyasi irade ortaya koymakta neden zorlanıyor? Neden açıklamalar ve kınama mesajları, somut adımların önüne geçiyor? Buna engel teşkil eden durum Siyonizmin İslam devletlerinin yöneticilerine karşı yaptığı şantaj mıdır ve tehdit midir yoksa Müslüman liderlerin koltuk, makam ve dünya sevgisi midir bilinmez ama bilinen bir şey var oda bu hesabın mahşerde hakkaniyet terazisinde ve çetin bir şekilde ele alınacağıdır.

Teoriden pratiğe geçmeyen hiçbir eylem samimi değildir hele ki tüm dünyanın gözü önünde bir halk soykırımdan geçiriliyor ise.

Kardeşlik, yalnızca aynı inancı paylaşmakla değil, zor zamanlarda gösterilen dayanışmayla anlam kazanır. Gazze söz konusu olduğunda bu dayanışmanın sözlerden eyleme dönüşmesi gerekiyor.

Sormak lazım; Yeni dünya düzeni güçten mi yanadır yoksa hukuktan mı ? Ya da şöyle soralım; hukukun ve adaletin üstünlüğü mü ağır gelir yoksa üstünlerin ve zalimlerin hukuku mu ?

Bir olay karşısında hızlı tepki gösterilirken başka bir olayda sessiz kalınması, görmezden gelinmesi, uluslararası hukuka duyulan güveni zedeliyor. Hukuk, yalnızca güçlüleri koruduğunda değil, güçsüzlerin haklarını da güvence altına aldığında anlam kazanır.

Charlie Hebdo saldırısı için birleşen, kolkola giren, yürüyüş yapan dünya liderleri 3 yıldır devam edegelen bu soykırıma karşı neden sessiz. Yoksa Siyonizm onları da dolaylı olarak esir mi aldı?

Kalıcı bir barış için geçici ateşkesler yeterli değildir. Filistin topraklarında kalıcı ateşkesin yolu Yahudilerin Filistin’de işgal ettiği topraklardan çıkmaları ile mümkündür.

Gazze’nin geleceğini, yüzyılın soykırımına karşı üç maymunu oynayan uluslararası hukuk camiası tayin edemez. Gazze, kendi geleceğini tayin etme hakkını, 21 asrın çıbanı mesabesindeki siyonizme karşı sergilediği dik duruş ile tescillemiştir.

Daha umut verici bir gelecek; kalıcı güvenlik, kesintisiz insani yardım, şeffaf bir yeniden inşa süreci ve Filistin halkının kendi geleceği hakkında söz sahibi olmasıyla ancak mümkün olabilir.

İslam dünyası da kendisine şu soruyu sormalıdır: Gazze için hangi açıklamayı yaptık değil, hangi somut sonuca katkıda bulunduk? Hangi bildiriyi yayımladık değil, hangi adaletsizliğin giderilmesi için harekete geçtik, katliamı durması için sorumluluk aldık mı?

Tarih, yalnızca zulmü yapanları değil, zulmü durdurma imkânı olduğu hâlde sessiz kalanları da sorgulayacaktır.

Gazze’nin geleceği belirsiz olabilir. Ancak temel ilkeler açıktır: Sivillerin yaşam hakkı, halkların özgürlük ve güvenlik içinde yaşama hakkı ve hukukun herkes için geçerli olması.

Gazze’de/Filistin’de huzur; 1948’de dünyanın her yerinden toplatılıp Filistin’e yerleştirilen Yahudilerin o mübarek toprakları terk etmeleriyle mümkün olabilir. Temiz toprak necaset kabul etmez..

Yıllar sonra sorulacak en önemli soru belki de şu olacak: Gazze yanarken dünya ne biliyordu değil, bildikleri karşısında ne yaptı?