Şırnak Ajans Editörü Ömer Ayda, dijital çağda nefret söyleminin görünmeyen dolaşım yolculuğunu, algoritmaların bu süreçteki rolünü, medyanın etkisini ve bir sözün nasıl siyasi, ekonomik ve toplumsal bir kaosa dönüştürülebildiğini araştırmacı gazetecilik perspektifiyle mercek altına aldı.
Bir insanın ya da siyasetçinin birkaç dakikalık konuşmasının kısa bir süre içinde yüzlerce hesaba, günler içinde televizyon ekranlarına ve milyonlarca kullanıcıya ulaşan toplumsal bir tartışmaya nasıl dönüştüğünü inceleyen Ömer Ayda, dijital çağın bu duruma net bir yanıt verdiğini belirtti. Söylenen sözden ziyade o sözün dijital ortamda geçirdiği yolculuğa bakılması gerektiğini vurgulayan Ayda, bugün bir cümlenin etkisini yalnızca onu söyleyen kişinin siyasi ağırlığının belirlemediğini; o cümlenin kimler tarafından kesildiği, hangi başlıklarla yeniden servis edildiği, hangi hesaplar tarafından çoğaltıldığı ve hangi platformların görünürlüğünü artırdığının da süreci şekillendirdiğini kaydetti.
“Cümleler cımbızlanıyor, içerik bağlamından uzaklaştırılıyor”
Bir siyasetçinin ya da topluma mal olmuş bir kişinin birkaç saniyelik konuşmasıyla başlayan sürecin o anla sınırlı kalmadığını dile getiren Şırnak Ajans Editörü Ömer Ayda, sözün önce sosyal medya hesabında paylaşıldığını, ardından başka hesapların aynı görüntüyü keserek yeniden yayımladığını belirtti. Ayda, sürecin işleyişini şu sözlerle aktardı:
"Birileri konuşmanın en sert cümlesini cımbızlayıp alıyor, bir başkası o kesite kışkırtıcı bir başlık ekliyor, başkaları da görüntüyü kendi siyasi bakış açısından yeniden yorumlayarak servis ediyor. Dikey videolar, ekran görüntüleri, etiketler ve yorumlar devreye girdikçe bağlamından uzaklaşıp gidiyor içerik. Başlangıçta bir kişinin sarf ettiği birkaç cümle, kısa süre içinde yüzlerce, hatta binlerce kişi tarafından yeniden üretilen bir anlatıya dönüşüyor. Çoğu zaman sosyal medyanın sınırlarını aşıyor; televizyon tartışmalarında, haber manşetlerinde ve köşe yazılarında ilk sıralara yerleşiyor. Televizyonda konuşulan bir konu dönüp dolaşıp yeniden sosyal medyaya varıyor; böylece kendisini besleyen dolaşım döngüsü daha farklı bir biçimde çıkıyor karşımıza."
“Klasik ‘Kim ne söyledi?’ sorusu yetersiz kalıyor”
Tam da bu noktada gazeteciliğin klasik "Kim ne söyledi?" sorusunun yetersiz kaldığını vurgulayan Ömer Ayda, asıl sorulması gereken soruları sıralayarak, "Artık habercilikte 'Kim ne söyledi?' sorusu tek başına zayıf kalıyor. Meseleye yön veren temel unsur; o sözün nasıl büyütüldüğü, kimler tarafından yeniden üretildiği, hangi kanallardan geçirildiği ve bu çarktan kimlerin kazanç sağladığıdır. Bir cümlenin gücünü ilk ağızdan çıktığı anda aramak yerine, sonrasında uğratıldığı dönüşümde aramak şarttır" ifadelerini kullandı.
“Milyonlarca izlenme hakikat anlamına gelmez”
Dijital dünyanın ıskaladığı en büyük hatalardan birinin görünürlüğü doğruluk ile karıştırmak olduğuna dikkat çeken Ayda, bir paylaşımın milyonlarca kez görüntülenmesinin o içeriğin doğru olduğu anlamına gelmediği gibi toplumun genel kanaatini yansıttığı anlamına da gelmediğini belirtti. Aynı içeriğin farklı hesaplar tarafından sürekli paylaşılabildiğini ve farklı başlıklarla yeniden dolaşıma sokulabildiğini aktaran Ayda, böylece kullanıcıya birbirinden bağımsız çok sayıda tepki varmış izlenimi verilebildiğini, oysa ekrandaki kalabalığın bazen birkaç kaynaktan devamlı beslenen aynı içeriğin tekrarından ibaret olduğunu söyledi.
Gazetecilerin görevinin ekrandaki çokluğu hakikat kabul etmek yerine o çokluğun nasıl üretildiğini sorgulamak olduğunu ifade eden Ayda, "Gazetecinin işi, ekrandaki çokluğu hakikat kabul etmek yerine o çokluğun nasıl imal edildiğini sorgulamak olmalıdır. Bir organizasyonu belgelemek haberciliğin kuralıdır. İspatlayabiliyorsak ortaya koyarız, ispatlayamıyorsak şüphe boyutunda kalırız. Gazetecilik tamamen somut kanıtla konuşmayı gerektirir" şeklinde konuştu.
Milyonlarca kez izlenen bir videonun araştırmanın son noktası olmaktan çıkarak çoğu zaman başlangıç seviyesinde yer aldığını vurgulayan Ayda, dijital mecralarda dolaşıma giren görüntülerin olayın ham halinden kopmuş olabileceğini ifade etti. Konuşmanın bütünü içinden seçilen birkaç saniyenin konuşmacının asıl anlatmak istediğini değiştirebileceğini, yıllar önce çekilmiş bir görüntünün güncel bir olay gibi sunulabileceğini, farklı bir devlette yaşanan bir gerilimin yerel bir kitlenin üzerine yıkılabileceğini ve görüntünün üzerine eklenen tek bir başlığın görüntünün kendisinden daha güçlü bir anlam yaratabileceğini kaydetti.
Bu nedenle gazetecinin zamanı geriye alması, ilk kaynağa ulaşması ve içeriğin geçirdiği bütün değişimleri takip etmesi gerektiğini belirten Ayda, "Gazeteci son paylaşılan videoyu izlemekle kalmaz, zamanı geriye sarıp ilk kaynağa ulaşır. İçerik her el değiştirdiğinde başlığı, yorumu ya da bağlamı kayar. Nefretin kökenini anlamanın yolu, içerikteki bu değişim adımlarını adım adım izlemekten geçer" dedi.
“Her sert cümleyi nefret söylemi diye etiketlemek haberciliği zedeler”
Siyasetteki her ağır polemiği, her sert eleştiriyi veya toplumda huzursuzluk oluşturan her ifadeyi nefret söylemi olarak tanımlamanın kavramın anlamını zayıflatacağını belirten Ömer Ayda, gazetecinin öncelikle hedefe bakması gerektiğini söyledi. Söylemin belirli bir kimliği, inancı, etnik grubu veya kırılgan bir topluluğu mu hedef aldığı, kullanılan dilin ayrımcılığı meşrulaştırıp insanları düşmanlaştırıp düşmanlaştırmadığı ve içerikte doğrudan ya da dolaylı bir şiddet çağrısının bulunup bulunmadığının incelenmesi gerektiğini aktaran Ayda, kavramların dikkatsizce kullanılmasının risklerine değindi:
"Her sert cümleyi kolay yoldan nefret söylemi diye etiketlemek haberciliği zedeler. Aynı şekilde gerçekten zehir saçan bir ifadeyi genel siyasi tartışma diye geçiştirmek de ciddi bir hatadır. Hedef kim, dil neye hizmet ediyor, pratikte ne sonuç veriyor? Bu üç unsuru ayırt etmeden haber kurulamaz."
“Gündem oldu mu değil, toplumsal karşılığı ne sorusu sorulmalı”
Dijital platformlarda öfke, korku ve çatışma içeren içeriklerin yüksek etkileşim üretmesinin tabloyu karmaşık hale getirdiğini ifade eden Ayda; etkileşim arttıkça içeriğin daha görünür hale geldiğini, görünürlüğün yeni paylaşımları tetiklediğini, konunun medyanın ilgisini çekerek televizyon ekranlarına taşındığını ve televizyonda tartışılan konunun yeniden sosyal medyada dolaşıma girdiğini belirtti. Bu döngünün ortaya çıkardığı görüntünün toplumun tamamını temsil etmediğini vurgulayan Ayda, gazetecinin "Gündem oldu mu?" sorusunun yanında "Bu gündemin toplumsal karşılığı ne?" sorusunu sormasında fayda olduğunu kaydetti.
Nefret söyleminin ekonomik ve siyasi çıkarlarla kesiştiği noktalara da değinen Ayda, kışkırtıcı içeriklerin daha fazla tıklanma ve etkileşim sağlayarak bazı dijital aktörler açısından ekonomik değer yaratabildiğini; siyasi aktörler açısından ise sert ve çatışmacı söylemlerin belirli seçmen gruplarını konsolide etmek veya siyasi gündemi belirlemek amacıyla kullanılabildiğini söyledi.
İddia ile kanıtın birbirinden ayrılması gerektiğinin altını çizen Ayda, "Bir organizasyonun arkasında para olduğunu ileri sürmek başka, o paranın izini sürmek bambaşkadır. Faturası kesilmiş bir reklam var mı? Hangi dijital ajanslar çalışmış? Siyasi ilişkiler ne durumda? Bunları somut verilerle sunabiliyorsak haber yaparız. Belge yoksa fikir yürütmek gazeteciliğin sınırlarını aşar" uyarısında bulundu.
Sürecin yalnızca algoritmalara yüklenmesinin doğru olmadığını, algoritmaların insan eliyle tasarlanmış sistemler olduğunu hatırlatan Ayda, "Algoritma böyle çalışıyor" demenin araştırmanın sonu değil başlangıcı olması gerektiğini, gazetecinin hangi içeriklerin görünür kılındığını ve ortaya çıkan toplumsal zararda platformların sorumluluğunu araştırması gerektiğini belirtti.
“Nefretin bilançosu ekran dışında, sahada aranmalı”
Nefret söyleminin gerçek etkisini anlamak için ekranın dışına çıkılması gerektiğini vurgulayan Ayda, nefret dalgasının boyutunun yalnızca izlenme, beğeni ve paylaşım sayılarıyla ölçülemeyeceğini dile getirdi. Asıl meselenin hedef gösterilen insanların hayatında ne olduğu, sokakta yürürken korkup korkmadıkları, iş yerlerinde veya okullarda ayrımcılığın artıp artmadığı ve insanların güvenlik endişesi yaşayıp yaşamadıkları olduğunu aktaran Ayda, araştırmacı gazeteciliğin asıl sınavının burada devreye girdiğini söyledi.
Ayda, "Nefretin bilançosunu anlamak için ekranı bir kenara bırakıp o söylemin hedefindeki insanların yanına gitmek gerekir. Tanıkları dinlemek, polis kayıtlarını ve mahkeme dosyalarını incelemek şarttır" dedi.
“Asıl haber kitlelerin neden aynı anda aynı konuya yönlendirildiğidir”
Yüzeysel bir haberin yalnızca bir kişinin ne söylediğini aktardığını, araştırmacı gazeteciliğin ise o sözün yolculuğunu izlediğini belirten Şırnak Ajans Editörü Ömer Ayda, sözün nerede söylendiğinden ilk kimin paylaştığına, başlığın nerede değiştiğinden bu süreçten kimlerin siyasi ve ekonomik güç elde ettiğine kadar tüm adımların takip edilmesi gerektiğini vurguladı.
Ayda, yaklaşımını ve araştırmanın merkezindeki temel soruyu şu sözlerle özetledi:
"Gürültünün arkasından koşmak yerine gürültüyü üreten fabrikanın izini sürmek gerekiyor. Dijital dünyada en büyük haber, kitlelerin ne konuştuğundan ziyade kitlelerin neden aynı anda aynı konuya yönlendirildiğidir. Belki de dijital çağın gazetecilik açısından en önemli değişimi tam olarak burada yatıyor. Artık yalnızca sözü bulmak yetmiyor. Sözün kaynağını, dolaşımını, dönüşümünü, görünürlüğünü ve sonucunu birlikte takip etmek gerekiyor. Çünkü bazen haber, milyonlarca kişinin aynı anda konuştuğu şey değildir. Asıl haber, milyonlarca kişinin neden aynı anda aynı şeyi konuşmaya başladığıdır."





