Zamanın Enkazında Yankılanan İnsan

Acının takvimi vardır derler; bir başlangıcı, bir ihtimali, bir sonu… Oysa bazı sızılar vardır ki ne başlangıca sığar ne sona razı olur. Geçmişte filizlenir, geleceğe gölge düşürür ve zamana sığmayan bir iz gibi insanın içinde kalır. An dediğimiz şey bile masum değildir; hırpalanmış bir bakışta, yarım kalmış bir vedada, söylenememiş bir cümlenin kıyısında çoğalır. Acı, en çok da saklandığı yerde büyür.

Tesellilerin ölçülü, sevinçlerin temkinli olduğu bir çağdayız. Kırılgan akşamlarımızın muhasebesi tutulmuyor artık. Yaşadıklarımızdan çok gösterilenlere bakıyoruz; hakikatin kendisinden ziyade yansımasına inanıyoruz. Zaman ise herkese aitmiş gibi görünüp kimseye ait değil. Hepimizin içinden geçiyor ama hiçbirimize kalmıyor.

Hatıraları yazdık, görüntüledik, çoğalttık. Şiirlere, filmlere, sokaklara taşıdık. Sonra hepsi birer sahneye dönüştü; biz de kendi hikâyemizin seyircisi olduk. Asırlar dar odalara sığdı, uzun yollar kısa tramvay hatlarında kayboldu. Kaçırdığımız duraklar travmalara dönüştü; içimizdeki boşluklara isim koyduk ama dolduramadık.

Bir gün bir ses yankılandı — kimi zaman bir kurşun, kimi zaman bir çığlık. Kapılara dayanan o ses, umudun camını çatlatıp geçti. Ertesi gün cesaretle korku arasında gidip geldik. Zaferi geçmişte aradık, gelecekte aradık, birbirimizin ellerinde aradık. Zaman merakla ileriye bakarken biz geride kalanları saydık.

Kötülük sıradanlaştığında enkaz sessizleşir. Cellatlar görünmez olur, niyetler sislenir. Sesin hükmü bile bazen susmayı vaat eder. Cehaletten değil, cesaretsizlikten değil; kaybolmuş anlamların içindeyiz belki de. Herkes birini arıyor ama kimse adını koymuyor.

Kahırla yüzleşen zamanların ardından ayık bir gelecek umuyoruz. Seyretmenin konforu ile sevinmenin geçmişi arasında sıkışıyoruz. İsimler değişiyor, yollar sapıyor ama insan bir araya geldiğinde bentleri yıkacak kadar güçlü olabiliyor. Bir ses yükseldiğinde soruları aşabiliyor.

Yerinden edilenler yeni bir ses buluyor; biri çığlık oluyor, biri tercüme, biri yankı. Tarihin yakılmış defterleri küllerinden konuşuyor bazen. Saklanan gerçek, bir gün satır aralarında kendini ele veriyor. Çünkü çelişki sandığımız şey çoğu zaman gerçeğin ta kendisi.

Gülüşler soğuyor, hatırlamak ayıp sayılıyor. Unutmak bir korunma biçimi gibi sunuluyor. Oysa unutulan her şey başka bir yerde büyüyor. Yetmeyen anıların yağmurunda ıslanıyoruz bir akşam; uzun bir yürüyüş gibi içimizden geçiyoruz.

İnsan bir gün karışır hayal sandığı her şeye. Hayal dediği şey gerçeğe dönüşür, gerçek dediği şey hayale. Ve hayat, dönmeyi kabul etmeyen bir yol gibi uzar gider. “Eskidendi” deriz; oysa bazı şeyler eskimez, sadece içimizde yer değiştirir.

Zamanın enkazında yankılanan tek şey belki de budur:
İnsan, geçip giden her şeyin hem tanığı hem de izidir.