Zamandan Kovulmuşluğun Dört Nalı
Abdulselam Gülyen / Şırnak Ajans
Bazen, hayatın üç aşamalı, kadim bir lanet olduğunu düşünürüm. Bu lanet, bir fısıltı gibi başlar, bir uğultu gibi büyür ve bir darbe gibi iner: Gelecek, geçmiş ve onların kayıtsız şahidi, an.
Gelecek; Hiç Kurulmamış Sofranın Boşluğu
Başlangıçta, o büyük aldanış durur. Geleceğe uğramayan mutluluk. Mutluluk, bizler için daima bir göçmendir; bir sonraki vadiye, bir sonraki yıla, "nihayet" dediğimiz o altın ana varmayı bekleriz. Onu, tıpkı değerli bir porselen takım gibi, yalnızca özel günler için saklarız. Oysa gelecek, ne yazık ki, bizim için hazırlanmış bir misafir odası değil, sadece ucu boşluğa açılan bir koridordur.
Bu bekleyişin ironisi şudur: Mutluluğu gelecekte bir yere sabitleyerek, aslında onu şimdiki zamandan kovmuş oluruz. Bu, o porseleni hiç kullanmadan sandıkta unutup, bir gün kırıldığını fark etmeye benzer. Gelecek, vaat ettiği hazzı asla sunmaz; zira o an geldiğinde, beklentinin gölgesi o kadar uzundur ki, mutluluğun kendisi, görünmez bir cüceye dönüşür. Ve işte bu boşluk, zamanın bizi cezalandırma yöntemidir.
Geçmiş: İntikamın Mızrağı
Geleceğin boş vaadi, bir hayal kırıklığı çukuruna dönüştüğünde, oradan bir canavar yükselir: Geçmişten intikam alan anların zorbalığı.
Geçmiş, bir albüm değil, bir mahkeme salonudur artık. O zorbalık, sadece "keşke"lerden ibaret değildir; o, yitip giden potansiyelin, harcanan zamanın ve o "geleceğe uğramayan" mutluluk anlarının, ruhumuzdaki canlı hücreleri bir bir kemirmesidir. Her pişmanlık, geçmişin fırlattığı zehirli bir mızraktır. Bu mızraklar, şimdiki anın kalbine saplanır ve bizi felç eder.
Bu, bir nevi kozmik adalettir: Kendi mutluluğumuzu dondurup geleceğe ertelediğimiz için, zamanın kendisi bizden intikam alır. Yaşadığımız her yeni deneyim, geçmişin devasa gölgesinde bir fısıltıya dönüşür. Biz, zamanın öznesi değil, sadece geçmişin zorba iktidarının kuklaları haline geliriz. Artık ileriye bakmak umut değil, sadece geçmişin bir sonraki hamlesini beklemekten ibarettir.
Tesadüf: Kozmik Çirkeflik
Ve tam o zorba anların baskısı altında nefessiz kalmışken, sahneye o son, o en acımasız aktör çıkar: Tesadüflerin çirkefliği sırasını bozmadan geliyor.
Tesadüf, şansın kibar bir kelimesi değildir. Çirkefleşen tesadüf, kaderin anlık bir kaosa dönüşmesidir. Emek verdiğimiz, sabırla ördüğümüz her şeyi, nedensiz, anlamsız ve acımasız bir rüzgârla alıp götüren o soğuk eldir. Bir kar tanesi gibi masum görünür, ama bir çığ gibi yıkar. Bu çirkeflik, bize şunu fısıldar: Kişisel çabaların, ahlaki değerlerin ve hatta aşkın bile, bir kamyonun freninin boşalması ya da yanlış bir telefon numarasının çevrilmesi kadar değeri yoktur.
Büyük resimde, biz sadece tesadüflerin çirkin oyununun piyonlarıyız. Ve bu üç eylem; ertelenmiş haz, geçmişin intikamı ve tesadüfün darbesi, sırasını bozmadan, şaşmaz bir ritimle gelir. Bir sınır kentinden not düşercesine, bu kaçınılmaz döngüyü seyretmek, belki de ruhumuzun sığınabileceği tek limandır.
Abdulselam Gülyen - Şırnak Ajans
Bir Sınır Kentinden Notlar