Yaşıyormuşuz gibi yaşıyoruz. Hepimiz bir şeyleri yetiştirme telaşı içindeyiz. Herkesin üzerinde görünmeyen bir acele ve kargaşa hali var.
Bir şeyleri kaybetme korkusu içimize işlemiş durumda. En basit bir ekmek kuyruğunda bile sabırsızlanıyor, beklemeyi unutmuş gibi davranıyoruz. Küçük bir gecikme bile tahammülsüzlüğe dönüşebiliyor. İnsanlar birbirine sürtünmeye, ezmeye hazır hale gelmiş gibi. Bu durum belki kaygı, belki de tahammülsüzlük olarak adlandırılabilir.
Hayatı hızlı yaşıyoruz. Zaten sınırlı olan zamanımıza rağmen sürekli bir yarış içindeyiz. Bu hız, bizi adeta robotlaştırmış durumda. Duygularımızı, sakinliğimizi ve en çok da sabrımızı elimizden almış gibi.
Hayatın her alanında aynı tabloyu görmek mümkün. Fırıncı ekmek yetiştirme telaşında, insanlar kuyrukta ekmek alabilmek için acele ediyor. Öğretmen dersi hızlıca bitirme çabasında, anneler ev işlerini yetiştirme telaşında. İmam namazı hızlı kıldırma, cemaat ise bir an önce bitirme derdinde. Trafikte ise panik ve acele hâkim. Kısacası, hayatın her alanında bir telaş hâli var ve bu durum insanı yormakta.
Artık rahat değiliz. Bu, bir hastalıktan çok içinde bulunduğumuz sürecin şekillendirdiği bir insan hâli gibi. Oysa geçmişte, özellikle çocukluğumuzda, hayat daha sakin ve daha anlamlıydı. Telaşsız, dingin ve daha huzurlu bir yaşam vardı.
Şimdi ise sürekli bir şeyleri bitirme, yetiştirme ve kaçırmama derdi içindeyiz. Zamanla yarışırken aslında hayatın kendisini kaçırdığımızı fark etmiyoruz. Her şeyi hızla tüketirken, anların değerini hissetmeden geçip gidiyoruz.
Ne oldu da bu hâle geldik? Neden bu kadar acele ediyoruz?
Belki de en büyük mesele, durup bu soruyu kendimize sormayı bile unutmamızdır. Çünkü bazen insan, ancak yavaşladığında neyi kaybettiğini ve neyin peşinde koştuğunu gerçekten anlayabilir.