Bazı günler vardır; takvim onları sadece gösterir ama asla taşıyamaz. Çünkü kimi tarihler, bir yaprağın üzerine sığacak kadar hafif değildir. İnsan ömrüne yerleşir, hafızaya kök salar, her yıl yeniden aynı yerden konuşmaya başlar.
Takvimin garip bir kaderi vardır. Her yıl aynı gün gelir, aynı rakamlar yeniden dizilir. Yaprak değişir, duvar değişir, ev değişir; ama bazı tarihler hiç eskimez. Kâğıt sararır, mürekkep solar, yıllar birbirini kovalar. Yine de tek bir gün, ilk günkü ağırlığını korur. Çünkü zaman yalnızca saatlerin ve takvimlerin içinde ilerlemez. Asıl yolculuğunu insanın içinde yapar. Orada katman katman birikir, derinleşir ve bazen ömür boyu hiç eksilmez.
Her rakam aynı mürekkeple yazılır ama her rakam aynı yükü taşımaz. Bazı aylar yalnızca mevsim getirir; bazıları ise hafızayı. Temmuz bunlardan biridir. Güneş toprağı kavururken, başak olgunlaşırken, rüzgâr taşların arasından geçerken görünmeyen bir el geçmişin kapısını aralar. O kapıdan yalnızca hatıralar değil, yarım kalmış hayatlar da çıkar.
Bazı acılar unutulmaz; çünkü yalnızca yaşanmış değildir, geleceği de eksiltmiştir. Geride kalan sadece kaybedilen insanlar değildir. Birlikte gidilecek yollar, kurulacak dostluklar, söylenecek şarkılar, paylaşılacak sofralar da o günün içinde kalır. Bir insan öldüğünde yalnızca nefesi susmaz; onunla birlikte gerçekleşmemiş bütün ihtimaller de sessizliğe gömülür.
İşte Suruç, böyle bir tarihin adıdır.
Haritalar Suruç'un yerini gösterebilir. Ama hiçbir harita, insanın içinde açılan boşluğu tarif edemez. Çünkü bazı şehirler coğrafyada değil, vicdanda yer eder. Aradan yıllar geçse de o günün sesi tamamen susmaz. Her Temmuz geldiğinde hafıza, kapısı hiç kapanmamış bir eve yeniden döner. Aynı eşikte durur, aynı isimleri fısıldar, aynı eksikliği yeniden hisseder.
Doğa hatırlamayı bilir. Taş, üzerinden geçen yağmurun izini saklar. Ağaç, her yılı gövdesine ince bir halka olarak işler. Toprak, içine düşen tohumu sessizce korur. İnsan da yaşadığı büyük günleri aynı sabırla içinde taşır. Yıllar şehirlerin yüzünü değiştirir; sokaklar yenilenir, çocuklar büyür, aynalar yaşlanır. Ama insanın içine yerleşen bazı tarihler, zamanın dokunamadığı bir yerde yaşamaya devam eder.
Belki de insanın gerçek yaşı doğumuyla ölümü arasındaki yıllar değildir. Gerçek yaş, omuzlarında taşıdığı hatıraların ağırlığıdır. Kiminin ömrü uzun ama hafiftir; kimininki ise tek bir günün yüküyle yıllarca yürür.
Takvim görevini yapar. Yapraklar kopar, aylar değişir, mevsimler birbirini izler. Hayat görünürde akmaya devam eder. Fakat bazı tarihler takvimden düşmez; insanın içine yerleşir. Orada sessizce yaşamayı sürdürür.
Çünkü unutmak bazen hatırlamaktan daha büyük bir kayıptır.
Ve bazı günler, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin geçmişte kalmaz. Onlar, her yıl yeniden bugüne gelir. İnsan değişir, şehirler değişir, dünya değişir. Ama tarih, omzumuza bıraktığı ağırlıkla yürümeye devam eder.
Takvim yalnızca günü gösterir.
Yükü ise insan taşır.