Sabah erken, güneş Midyat taşlarının üzerine usulca düşerken eski çarşı yavaş yavaş uyanıyor; bir esnaf kepengini kaldırıyor, bir telkâri ustası gümüş teli parmaklarının arasına alıyor, kahveci ocağı yakıyor ve kahve kokusu sokağa yayılıyor.
Yanımdaki dostuma sordum:
— Midyat’ı bir cümleyle nasıl anlatırsın?
Gülümsedi ve “Bir cümle yetmez,” dedi.
Haklıydı; Midyat bir cümleye sığacak şehir değil.
Bu şehri yalnızca taş konaklarıyla anlatırsanız eksik kalır, yalnızca manastırlarıyla anlatırsanız yine eksik kalır; çünkü Midyat, Müslüman’ın, Süryani’nin, Kürt’ün, Arap’ın, Ezidi’nin aynı gökyüzü altında yüzyıllardır yan yana yaşadığı bir medeniyet sofrasıdır.
Burada farklılık ayrılık sebebi değil, zenginliktir; ezan sesiyle çan sesi birbirine yabancı değildir, diller ve dualar farklı olsa da selam birdir.
Misafir kapıya geldiğinde kimliği sorulmaz; çay konur, kahve pişirilir, sofra açılır, çünkü Midyat’ta misafir Allah’ın emaneti sayılır.
Sokaklarda yürürken her taşın başka bir hikâyesi olduğunu hissedersiniz; Asurlar, Romalılar, Bizans, Artuklular, Osmanlı ve Turabdin’in kadim mirası bu topraklarda iç içe geçmiştir.
Mor Gabriel Manastırı’nın sessizliği, taş konaklarının vakarı, Cevat paşa Camii ve Binbaşı Abdurrahman Camii ihtişamı, Telkari müzesi, Süryani Çarşısı, Estel hanı, Köşk meydanı, Tamerbey Sokağı ile dar sokakların gölgesi, Konukevi, Matiate’nin yer altındaki gizemi, Boncuklu Tarla’nın insanlık tarihine uzanan derinliği bu coğrafyanın yalnızca geçmişten söz etmediğini, geçmişi bugünün içinde yaşattığını gösterir.
Bir duvara dokunduğunuzda sanki binlerce yıllık bir hafızaya dokunursunuz.
Öğle vakti geldiğinde sofralar kurulur; kaburga dolmasıyla başlayan lezzet yolculuğu şamborek, kutılk, bumbar, devej, merge, tandır, mehir, dobo, Midyat tava, tandır ekmeği, Süryani çöreği, Harire tatlısı, Pestil, Cevizli sucuk ve Badem şekeriyle devam eder.
Her yemeğin arkasında bir aile hikâyesi, bir bayram, bir düğün, bir komşuluk, bir göç ve bir hasret vardır; Midyat mutfağı yalnızca karın doyurmaz, kültürü de yaşatır.
Çarşıya yeniden döndüğümüzde bir dükkânda telkâri, diğerinde yöresel kumaşlar, baharatlar, sabunlar, kahveler ve hediyelik eşyalar görürüz; biraz ileride ise Uzak Doğu’dan gelen ithal ürünlerle dolu bambaşka bir ticaret dünyası karşımıza çıkar.
Elektronik eşyalardan ev gereçlerine, oyuncaktan aksesuara kadar geniş bir çeşitlilik sunan bu çarşıda esnafa sordum:
— Bu kadar ürün kime satılıyor?
Cevabı netti:
— Midyat artık yalnız kendi nüfusuna hizmet etmiyor.
Gerçekten de Dargeçit’ten, İdil’den, Gercüş’ten, Güçlükonak’tan, Nusaybin’den, Cizre’den, Zaho ve Duhok’tan, Çevre köylerden gelenler, turistler ve yurt dışından yaz aylarında memleketine dönen binlerce insan Midyat’ın çarşısını geniş bir coğrafyanın alışveriş merkezine dönüştürmüş durumda.
Akşam olduğunda şehrin başka bir kimliği ortaya çıkar; taş konakların ışıkları yanar, oteller dolar ve butik konaklarda dünyanın farklı ülkelerinden misafirler ağırlanır. Sıra gecelerinde günün yorgunluğu atılır.
Gündüz Mor Gabriel’e gidenler, Hasankeyf’i gezenler, Dicle kıyılarını görenler ve çevre ilçelere uzananlar akşam yeniden Midyat’a döner; çünkü Midyat artık Dicle Havzası’nın konaklama merkezi, bölgeyi gezmek isteyenlerin üssü ve yolculukların başlangıç ile dönüş noktasıdır.
Gündüz çevreyi gezen ziyaretçi geceyi Midyat’ın taş konaklarında geçirir, sabah kahvaltısını burada yapar, alışverişini burada tamamlar ve akşam yemeğini yine burada yer; bu hareketlilik yalnız turizmi değil, ticareti, istihdamı ve şehir hayatını da büyütür.
Şimdi dönüp tabloya baktığımızda tarih, kültür, inanç turizmi, gastronomi, el sanatları, konaklama altyapısı, canlı ticaret, genç nüfus ve geniş bir hizmet alanıyla Dicle Havzası’nın ortasında güçlü bir merkez görürüz.
Böylesine büyük bir potansiyelin daha güçlü bir idari yapıyla desteklenmesi gerekmez mi?
Midyat’ın il olma talebi yalnızca bir ünvan değil, bölgesel kalkınma talebidir; yeni yatırımlar, daha fazla istihdam, turizmin on iki aya yayılması, ihracatın, sanayinin ve ticaretin büyümesi ve çevre ilçelerin de bu kalkınmadan pay alması demektir. Zira Midyat’ın ruhu bedenine dar gelmektedir.
Midyat’a yalnızca geçmişin şehri diye bakmayın; o aynı zamanda geleceğin de şehridir.
Taşı kadim, ruhu genç, hafızası derin ve ufku geniştir.
Yolunuz düşerse Midyat’a uğramakla yetinmeyin; burada kalın, bir sabahını dinleyin, bir akşamını yaşayın, çarşısında dolaşın, sofrasına oturun ve insanlarıyla sohbet edin.
Sonra göreceksiniz: Midyat bir ilçe sınırına sığmayacak kadar büyük, bir seyahate sığmayacak kadar zengin ve insanın hafızasından çıkmayacak kadar güzeldir.