Türkiye’de bazı tartışmalar vardır ki, siyasi sınırları aşar ve doğrudan insanların onuruna, kimliğine ve hafızasına dokunur. Ana dil meselesi de bunlardan biridir.
Son günlerde, Erkan Baş’ın ana dili Kürtçe olan bir cumhurbaşkanı adayından rahatsızlık duyduğu yönünde ortaya çıkan değerlendirmeler üzerine oluşan tartışmaları izliyorum. Açıkçası bu yorumların kendisini doğru yansıttığına inanmak istemiyorum. Çünkü bu ülkede demokrasi, eşit yurttaşlık ve hak mücadelesi verdiğini söyleyen bir siyasetçinin, bir insanın ana dilini siyasi bir kusur ya da rahatsızlık sebebi olarak göreceğini düşünmek istemem.
Ancak ortada bir algı oluşmuşsa, bunun giderilmesi de önemlidir.
Çünkü mesele bir siyasetçinin ne dediğinden çok daha büyüktür.
Mesele, yıllardır varlığını, dilini ve kimliğini kabul ettirmeye çalışan milyonlarca Kürdün hissettikleridir.
Bu ülkede Kürtler yalnızca siyasi olarak değil, duygusal olarak da çok ağır bedeller ödedi. Kimi zaman isimleri sorun edildi, kimi zaman dilleri. Kimi zaman söyledikleri türkü, kimi zaman çocuklarına vermek istedikleri isim tartışma konusu yapıldı. On yıllar boyunca birçok Kürt, kendi ana dilini konuşurken bile kendisini savunmak zorunda bırakıldı.
Bu nedenle Kürtler için ana dil yalnızca bir iletişim aracı değildir.
Ana dil; annelerinin sesidir.
Çocukluklarının hatırasıdır.
Evlerinin sıcaklığıdır.
Dedelerinden kalan mirastır.
Bir insanın ana diline yönelen küçümseyici ya da dışlayıcı her yaklaşım, aslında onun bütün hikâyesine yönelmiş olur.
Belki de asıl sorgulanması gereken şey tam burada başlıyor:
Bu ülkede Kürtlerin en hassas olduğu konular hakkında konuşurken insanlar bu kadar rahatlığı nereden buluyor?
Neden Kürtlerin kırılabileceği, incinebileceği ya da kendilerini dışlanmış hissedebileceği ihtimali çoğu zaman hesaba katılmıyor?
Neden bir halkın yıllardır taşıdığı yaralar, bazı çevreler için hâlâ yeterince görünür değil?
Oysa saygı, sadece aynı fikirde olduğumuz insanlara gösterilen bir erdem değildir. Asıl saygı, farklılıkları tehdit olarak görmediğimiz zaman ortaya çıkar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, insanların hangi dili konuştuğuna takılmak değil; birbirlerinin acılarını, hassasiyetlerini ve hikâyelerini anlamaya çalışmaktır.
Bir cumhurbaşkanı adayının Türkçe, Kürtçe, Arapça ya da başka bir dili ana dili olarak konuşması değil; ülkeyi nasıl yöneteceği tartışılmalıdır. Çünkü demokratik toplumlarda insanların kökeni değil, ortaya koydukları fikirler ve taşıdıkları sorumluluklar önemlidir.
Kürtler bu ülkede yıllardır çok şey duydu.
Çok şey yaşadı.
Çok şey biriktirdi.
Bu yüzden bugün en küçük bir ima bile bazen geçmişin bütün kırgınlıklarını yeniden hatırlatabiliyor.
Belki de artık yapılması gereken şey, Kürtlerin sırtına yeni yükler bindirmek değil; yıllardır taşıdıkları yükü biraz olsun hafifletmeye çalışmaktır.
Çünkü bu ülkenin geleceği, insanların kimliklerinden rahatsız olarak değil, birbirlerinin kimliğine saygı duyarak kurulabilir.