İnsan Onurunu Korumak..

Abdulselam Gülyen/ Şırnak Ajans  Geldiğimiz çağ, adına “ilerleme” dediğimiz ama çoğu zaman içini dolduramadığımız bir hız çağı. Modern kapitalizmin çarkları her gün biraz daha hızlanıyor; üret, tüket, daha çok tüket, sonra yeniden üret döngüsünde insan, doğa ve diğer tüm canlılar artık birer detaymış gibi görmezden geliniyor. Oysa bu dünyanın asıl sahibi çarklar değil, kalbi atan, hisseden varlıklardır. Bugün doğanın fısıltısı, gençliğin çığlığı, kadının mücadelesi ve hayvanların sessizliği aynı gerçeği söylüyor: İnsanın onuru ve yaşam hakkı, modern kâr hırsının gölgesinde solmamalıdır. Kapitalizmin modern yüzü, kendini ilericilikle süslüyor ama çoğu zaman insanı yalnızlaştırıyor. Milyarlarca kişinin aynı anda bağlandığı dijital dünyada her zamankinden daha kalabalık, fakat bir o kadar da yapay yalnızlık içindeyiz. İnsan ilişkileri “verimlilik” adı altında kısalıyor, sohbetler hızlanıyor, dostluklar bile bir ekonominin yan ürünüymüş gibi sınıflandırılıyor. Oysa insanın onuru, ölçülemez; bir uygulamanın raporuna, bir şirketin grafiğine indirgenemez. Doğaya baktığımızda tablo daha da hüzünlü. Ormanlara “kalkınma”, denizlere “lojistik”, hayvanlara “kaynak” diyen bir düzenin içinde nefes alan hiçbir varlık güvende değil. Oysa bizler, doğanın efendisi değil, misafiriyiz. Ve her misafirin görevi, gittiği yeri kirletmemek, hırpalamamak, bulunduğu yere saygı duymaktır. Gençler geleceksizlik kaygısıyla boğuşurken, “modern başarı” tanımının baskısı altında kendi hayallerini bile sorgular hale geliyor. O hayaller, bir zamanlar insanı özgür kılan kanatlarıydı; şimdi ise çoğu gencin omuzuna ağırlık olarak biniyor. “Daha çok kazanmalısın, daha hızlı olmalısın, daha iyi görünmelisin” diyen bir sistemin içinde gençlik, kendi sesini duyurmakta zorlanıyor. Ama biliyoruz ki değişim her zaman gençlikten doğar; o ateş yeniden yanacaktır. Kadın ise hem kapitalizmin hem de toplumların eski yargılarının iki yönlü baskısı altında. Çalışma hayatında görünürlük arttıkça, yükler de artıyor. Evde, işte, sokakta, hâlâ erkek egemen düzenin gölgesinde adalet arıyor. Ve biz biliyoruz: Kadının özgürlüğü olmadan bir toplum asla gerçek anlamda ileri gidemez. Kadının sesi sustukça, insanlığın vicdanı da susar. Hayvanlar ise hiç konuşmaz. Zaten konuşamadıkları için bu düzen onları görmezden gelmeye daha meyilli. Oysa bir canın can olduğu gerçeği, ekonomik modele göre değişmez. Bir hayvanın acısı, sessizliğiyle daha az değildir. Tüm bu tablo bize çok basit ama çok derin bir sorumluluğu hatırlatıyor: İnsanı, doğayı ve tüm canlıları korumak; modernizmin hızına kapılmadan önce bir nefes alıp “Ben bu dünyanın neresindeyim?” diye sormak. Kapitalizme karşı olmak, gelişmeye düşman olmak değildir. Aksine, gelişmeyi insan onurunu büyütecek bir ruhla, doğaya zarar vermeden, toplumun en kırılgan kesimlerini unutmadan inşa etmektir. Modernizme karşı mücadele, teknolojiyi reddetmek değil; teknolojinin insanı ezmesine izin vermemektir. Belki de çözüm, en temel hakikatte saklı: Doğanın ritmine kulak vermek, gençliğin sesine sahip çıkmak, kadının mücadelesini büyütmek, hayvana merhamet etmek ve insanı sadece “tüketici” değil, “değer” olarak görmek. Dünya daha adil olabilir. İnsanlık daha vicdanlı olabilir. Yeter ki biz, çarkların hızına değil, kalplerimizin ritmine güvenelim. Abdulselam Gülyen / Şırnak Ajans Bir Sınır Kentinden Notlar