İnsan, İnsanın Uğraşı Olduğunda

Çağımızın temel meselesi şiddet değildir; şiddetin örgütlenmiş hâlidir.

Eskiden dünya daha güzel bir yer miydi? Kuşkuluyum. İnsan, insanın kurduydu belki ama aynı zamanda vicdanıydı da. Bugünse mesele, insanın insana karşı konumlanması değil; insanın, başka insanlar eliyle sistematik biçimde birbirine düşürülmesidir. Aradaki fark, tarihseldir ve hayati önemdedir.

Çağımızın temel meselesi şiddet değildir; şiddetin örgütlenmiş hâlidir. Cehalet değildir; cehaletin stratejiye dönüşmesidir. İnsanlar artık fikirlerle değil, etiketlerle savaşıyor. Komşu komşunun sözüne değil, kimliğine bakıyor. Aynı yoksulluğu paylaşanlar birbirine düşman, aynı güvencesizliği yaşayanlar birbirini suçlu görüyor. Yukarıdan aşağıya inşa edilen bu gerilim, aşağıda kendiliğindenmiş gibi patlak veriyor. Ve bu tesadüf değil.

Sosyolojik olarak bakıldığında, modern toplumda iktidarın en büyük başarısı, insanların öfkesini doğru hedeflerden uzaklaştırmasıdır. Ekonomik eşitsizlik, adaletsizlik, liyakatsizlik konuşulmasın diye; kimlikler, yaşam tarzları, inançlar ve korkular öne sürülür. İnsan, neden yoksul olduğunu değil; kendisinden biraz farklı olana neden kızgın olduğunu düşünür. Böylece sistem sorgulanmaz, yalnızca insanlar birbirini yer.

Demografik kırılmalar bu gerilimi daha da derinleştiriyor. Genç nüfus, geleceksizliğin ağırlığı altında ezilirken; yaşlı nüfus korkularıyla manipüle ediliyor. Göçmen, yerli; kadın, erkek; eğitimli, eğitimsiz… Her ayrım, yeni bir cepheye dönüştürülüyor. Ortak kader duygusu parçalanıyor. Oysa aynı gemideyiz söylemi bile artık şüpheyle karşılanıyor, çünkü geminin kaptanı görünmez kılınmış durumda.

Tam da burada bilgi devreye giriyor. Ama kurtarıcı olarak değil; çoğu zaman bir silah olarak. Bilgi kirliliği, yanlış haber, yarım doğrular ve bilinçli çarpıtmalar; insanları aydınlatmak için değil, kışkırtmak için dolaşıma sokuluyor. Algı, hakikatin yerini aldığında; insan, düşünerek değil, refleksle hareket ediyor. Refleks ise her zaman en ilkel olanı çağırır: Korkuyu ve nefreti.

“Toplumun değerlerini yozlaştıranlar sadece sözde değil, eylemleriyle de bir felakete yol açıyor” denebilir. Çünkü şiir, insanı insanla buluşturur. Ortak acıyı, ortak kırılganlığı hatırlatır. Ama yozlaşma, bu ortaklığı istemez. İnsanların birbirini anlamasını değil, birbirinden nefret etmesini ister. Şairi susturmak yetmez; şiirin kendisi ortadan kaldırılmalıdır. Yerine slogan gelir, bağırış gelir, linç gelir.

İnsan insanın uğraşı hâline geldiğinde, kazanan olmaz. Çünkü bu uğraş, yukarıdan aşağıya kurgulanmıştır ama bedeli aşağıda ödenir. İnsan, kendisiyle aynı dertleri yaşayan bir başkasını alt etmeye çalışırken; asıl sorumlular görünmezleşir. Bu, tarihin en eski numarasıdır; fakat bugün teknolojinin, medyanın ve hızın yardımıyla hiç olmadığı kadar etkili uygulanmaktadır.

Yine de umut, romantik bir iyi niyet değil; bilinçli bir çabadır. “Ateşli bir alnın üzerine örtülen bilgi” tam olarak bunu anlatır. Bilgi, ancak emekle, ahlakla ve sorumlulukla birleştiğinde kurtarıcıdır. Aksi hâlde bilgi, sadece daha sofistike bir barbarlık üretir. İnsanlığı kurtaracak olan şey; daha çok taraf olmak değil, daha çok insan kalabilmektir.

Belki dünya eskiden daha güzel değildi. Ama bugün, insanın insana bu kadar kolay düşman edildiği başka bir çağ da yaşanmadı. Bu yüzden asıl direniş, bağırmakta değil; düşünmekte. Saf tutmakta değil; anlamakta. Ve en çok da, bize dayatılan düşmanlıkları reddedip, insanın insana yeniden yoldaş olabileceğini hatırlamakta.

Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi: Yıkıcılık gürültülüdür, insanlık ise sessiz ama inatçıdır. Ve her seferinde, o sessizlik bir yerden çatlar.