Samuel Beckett’in ünlü eseri Godot’yu Beklerken, modern insanın içine sürüklendiği anlamsızlığı anlatan en güçlü metinlerden biridir. Oyunun kahramanları Estragon ve Vladimir, kim olduğunu tam olarak bilmedikleri, neden geleceğini bilmedikleri, hatta gelip gelmeyeceğinden bile emin olmadıkları birini beklerler: Godot.
Beklerler.
Sadece beklerler.
Ne somut bir adım vardır ne de bekleyişi anlamlı kılacak bir neden. Sahne boyunca geçen zaman, cevapsız soruların ve boş umutların arasında eriyip gider. Oyun bittiğinde seyircinin içinde kalan duygu da budur: Bir yere varmayan uzun bir bekleyiş.
Bugün Türkiye'nin en temel meselelerinden biri olan Kürt meselesine ve yıllardır konuşulan barış arayışına baktığımızda, insanın aklına ister istemez Beckett’in bu eseri geliyor.
Çünkü ortada herkesin sözünü ettiği bir “çözüm” var.
Ama nasıl olacağı bilinmiyor.
Kim tarafından gerçekleştirileceği bilinmiyor.
Hangi adımlarla ilerleyeceği bilinmiyor.
Ne zaman geleceği bilinmiyor.
Yine de herkes çözümden bahsediyor.
Tıpkı Godot’dan bahseder gibi.
Yıllardır toplumun önüne "barış", "demokratikleşme", "kardeşlik" ve "çözüm" kavramları konuluyor. Ancak bu kavramların içi doldurulmuyor. Söylemler yükseliyor, umutlar yeşeriyor, ardından sessizlik başlıyor. Süreçler ilan ediliyor fakat süreçleri taşıyacak cesur adımlar atılmıyor. Sonuçta toplum, belirsiz bir geleceği beklemeye mahkûm bırakılıyor.
Oysa barış, beklemekle gelmez.
Çözüm, kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Demokrasi, yalnızca konuşularak inşa edilmez.
Bunların her biri irade, emek ve siyasi cesaret ister.
Bugün siyasetin en büyük sorunlarından biri de tam burada ortaya çıkıyor. İktidarıyla muhalefetiyle geniş bir siyasi alan, çözüm üretmek yerine çözümden söz etmeyi tercih ediyor. Sorunları ortadan kaldırmak yerine onları yönetmeyi daha güvenli buluyor.
Ancak bu eleştiri yalnızca devlete ve iktidara yöneltilemez. Demokratik Kürt siyaseti de bu süreçte kendi payına düşen sorumlulukla yüzleşmek zorundadır.
Bugün asıl ihtiyaç duyulan şey, yalnızca Kürtlere değil; Karadeniz'deki bir çiftçiye, İç Anadolu'daki bir esnafa, Trakya'daki bir emekliye, Ege'deki bir gence de ulaşabilen yeni bir toplumsal dil kurabilmektir.
Çünkü barış sadece bir halkın meselesi değildir.
Demokrasi sadece bir kesimin talebi değildir.
Adalet sadece mağdur olanların ihtiyacı değildir.
Bunlar hepimizin ortak geleceğinin temel taşlarıdır.
Gerçek değişim, siyasi liderlerin kürsülerinden önce toplumun vicdanında başlar.
Aksi halde hepimiz aynı sahnede kalacağız.
Aynı sözleri tekrar edeceğiz.
Aynı umutları tüketeceğiz.
Ve yıllar geçtikten sonra dönüp baktığımızda, aslında bir çözümü değil, yalnızca çözümün gelmesini beklediğimizi fark edeceğiz.
Tıpkı Godot’yu bekleyenler gibi.
Ve o zaman en acı gerçekle yüzleşeceğiz:
Hiç kimse yola çıkmazsa, Godot hiçbir zaman gelmez.