Geciken Hayatlar ve Dünyanın Bitmeyen Dönüşü

Bazı insanlar zamanı yaşar, bazıları ise sürekli erteler. Ertelenen hayatlar çoğaldıkça dünya dönmeye devam eder; fakat insan, aynı yerde dönüp duran görünmez bir girdabın içinde kalır. Bir zamanlar umutla kurulan düşler, fark edilmeden kabuslara dönüşür. En çok da eskimiş yanlarımız sızlar. Yarım kalan ne varsa, yıllar geçse de içimizde yaşamaya devam eder. Bazen tek bir cümle, bazen tek bir hatıra ya da hiç dinmeyen bir yankı… Hayatın içinde yankılanan ne varsa, sonunda dönüp yine insanın kendisine çarpar.
Dünyaya hep bir şekil vermeye çalışıyoruz. Kendimize ait bir yer, bir anlam ve bir yakınlık arıyoruz. Hafızamız, gördüğü her şeyi bir bağın içine yerleştirmek istiyor. Sanki hayat yalnızca içinde bulunduğumuz zamandan ibaretmiş gibi yaşıyoruz; dışarıda başka bir ihtimal yokmuş gibi.
Oysa hafıza çoğu zaman tökezler. Renkler birbirine benzer, umut ise uzakları olduğundan daha yakın gösterir. İnsan bazen buna inanır. Çünkü kanmak, kanamak kadar eski bir hakikattir. Üstelik kapıyı çalmadan gelir; beklenmedik bir anda, en savunmasız yerimizden bulur bizi.
Dünya biraz da yarım bırakılmış hayatların sınandığı büyük bir meydandır. Beklenen sevinçler, ertelenen umutlar ve üzeri örtülmüş acılar, zamanı gelince sessizce değil, haykırarak çıkar karşımıza. O an insan, beklediği geleceğin belki de hiç gelmeyeceğini fark eder.
Kaybolmuş bir balon, ters dönmüş bir şemsiye, yağmur altında ıslanmış bir tebessüm… Küçük görünen ayrıntılar bile bazen insanın önüne aşılmaz duvarlar örer.
Yine de insanı ayakta tutan bir şey vardır: Cüret etmek. Cesaret, yalnızca yürümeyi değil, düşünmeye devam etmeyi de öğretir. Eski söz hâlâ geçerlidir; ya bir yol bulunur ya da yeni bir yol açılır.
Kaybetmekten en çok, aslında hiç yaşamamış olanlar söz ediyor. Oysa gerçek, yalnızca hissedilerek anlaşılır.
Duyguların bile prova yaptığı bir zamanda yaşıyoruz. Peşinden gidilen ne varsa, sonunda bir bumerang gibi dönüp yine insanı vuruyor.
Mevsimler değişiyor. Takvim yaprakları usulca dökülüyor. İnsan değişiyor; fakat dünya aynı sakin kararlılıkla dönmeye devam ediyor.
Makul istekler, anlamsız tepkilerin arasında kayboluyor. Gürültü büyüdükçe insan daha az duymaya başlıyor. Sessizlik bazen söylenmiş bütün cümlelerden daha güçlüdür.
İnsanların yalanları da vardır, gerçekleri de. Asıl kırılma, bu ikisinin çarpıştığı yerde başlar.
Ve belki de en önce düşenler, hayallerinden düşecektir. Çünkü insanın asıl yıkılışı yere değil, umudunun içinden gerçekleşir. O düşüşler çoğaldığında ise yalnızca bir insan değil, bütün bir çağ ayağa kalkmak zorunda kalacaktır.