Duygularımızdan Korkmadan İnsan Olmak

Toplumda bir insanı anlatırken kullandığımız kelimeler tesadüf değil.

“Zeki, akıllı, yetenekli” dediğimizde gurur duyarız.
“Çok duygusal” dediğimizde ise sesi kısılır o cümlenin; sanki bir kusurdan söz ediyormuşuz gibi.

Oysa insan, yalnızca düşünen bir varlık değildir. İnsan, hisseden bir varlıktır.
Hatta belki de düşünmeye, hissettiği için başlamıştır.

Beynimiz bize bunu açıkça anlatır. Duygu, düşünce ve sezgi ayrı odalarda çalışan mekanizmalar değildir; iç içe, birlikte, örgütlü bir sistemdir. Duygular bastırıldığında akıl güçlenmez. Tam tersine, yönünü kaybeder. Yoğun öfke, korku ya da kaygı anlarında düşünemememizin sebebi duygular değil; duygularla bağ kuramamamızdır. Duygular sislenince, ön beynimiz geri çekilir ve insan reflekslere, tepkilere, savrulmaya teslim olur.

Bu yüzden mesele “duygulu olmak” değil; duygularla ilişki kurabilmektir.

Toplumsal yaşam da aynıdır. Sağlam ilişkiler, doğru kurulmuş duygusal bağlar olmadan gelişmez. İlk insan topluluklarını mümkün kılan şey yalnızca akıl yürütme değil; empati, sezgi ve birlikte hissetme yetisiydi. İnsan, kendinin ve başkasının farkına vardığında toplumsal oldu.

Bu farkındalığın taşıyıcısı ise tarih boyunca çoğu zaman kadındı. Kadın doğayı hissetti, çocuğu hissetti, yaşamı yalnızca gözleriyle değil kalbiyle duydu. Duygularını düşünceyle birleştirerek dili, kültürü, inancı ve komünü büyüttü. Bilimsel kavramlar yoktu belki ama bilgelik vardı: denge bilgisi.

Bugün ise tam tersi bir yerdeyiz. Duygular “zayıflık”, duygusallık “akılsızlık” olarak kodlanıyor. Özellikle kadınlar bu gerekçeyle kamusal alanın dışına itiliyor. Oysa bu ayrım biyolojik değil, politiktir. Sorun duygular değil; duyguların parçalanması, örgütsüzleştirilmesidir.

Duygular düşünceden koparıldığında savrulur. Düşünce duygudan koparıldığında ise kurur. Kapitalist modernitenin yaptığı tam da budur: insanı parçalara ayırmak. Sonra da bu parçaların çatışmasını “doğal” ilan etmek. Ortaya çıkan sonuç ise hepimizin bildiği bir tablo: şiddet, yalnızlık, yabancılaşma, doğa talanı, kadın katliamları…

Oysa öfke kötü değildir. Sevgi naiflik değildir. Sezgi irrasyonellik değildir.
Mesele, duyguları nasıl yaşadığımız ve nasıl toplumsallaştırdığımızdır.
Öfkeyi bağırarak da yaşayabiliriz; değiştirmek için harekete geçerek de.

Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur:
Duygularımızla ne yapacağız?

Onları susturmak yerine dinlemeyi, bastırmak yerine anlamlandırmayı, yalnızca bireysel değil toplumsal bir dile kavuşturmayı öğrenebilir miyiz?

İşte bu, kadın aklıdır.
Bu, komün aklıdır.
Ve belki de yeniden insan olmanın en sade yol