Sabah haberlerini açtım. Spikerin sesi sakindi. Bu sakinlikte bir ustalık var; insan, her gün felaket okuyan biri gibi değil de hava durumunu anlatıyormuş gibi konuşabiliyor. “X kentinde çatışmalar sürüyor.” Sürmek fiili ne kadar masum. Hayat sürmez bazen, sadece kesilir.
Ortadoğu’da ölüm ani değildir. Gelmeden önce duyurur kendini. Elektrik kesilir, fırın kapanır, okul tatil edilir. Sonra biri “geçici” der. Bu coğrafyada en kalıcı şeyler hep geçici olanlardır.
Haritalarda ülkeler renkli. Televizyonda tartışmalar siyah-beyaz. Ama sokaklar gri. Ne tam suçlu ne tam masum; sadece hayatta kalmaya çalışan insanlarla dolu. Bize hep taraf sorulur. Kimdensin? Oysa asıl soru şudur: Kimin yokluğunu fark ediyorsun?
Bir çocuk öldüğünde herkes üzülür. Ama bazı çocuklar öldüğünde sadece istatistik güncellenir. Rakamlar arttıkça vicdanımız azalıyor. Çünkü büyük sayılar empatiyi öldürür. Bir kişiyi seversin, bin kişiye alışabilirsin.
Bu coğrafyada umut ya romantize edilir ya da alaya alınır. Oysa umut çoğu zaman sessizdir. Sabah ekmek kuyruğuna girmek, bombadan sonra dükkânın camını tekrar silmek, çocuğa “korkma” demek. İnanmak değil, devam etmektir umut.
Bugün yine güneş doğdu. Her yere eşit. Ama acı dağıtımında bir adaletsizlik var. Ve biz buna kader diyoruz. Kader demek kolay, sorumluluk demek zor.
Belki de asıl mesele şudur:
Burada ölmek haber, yaşamak ise direniştir.
Ve biz yaşadıkça, bu coğrafya hâlâ teslim olmamış demektir.