Silopi’nin meselesi hiçbir zaman elektriğe karşı olmak olmadı. Çünkü herkes biliyor ki enerjiye ihtiyaç var. Asıl mesele, bu enerjinın bedelini neden hep aynı insanların ödediğidir.
Bir anne çocuğunu parka götürürken gökyüzüne bakıp “Bugün hava temiz mi?” diye düşünmemeli. Bir çiftçi toprağını ekerken, toprağına düşen külü hesaplamak zorunda kalmamalı. Bir çocuk, daha hayatının başında kirli havayı kaderi gibi solumamalı.
Resmî Çevre Durum Raporu’nda yer alan rakamlar düşündürücü. Sadece bir yıl içinde yaklaşık 840 bin ton asfaltit yakıldığı, bunun sonucunda 262 bin tondan fazla uçucu kül ve 192 bin tondan fazla katı atık oluştuğu belirtiliyor. Bu rakamlar sadece istatistikten ibaret değil. Çünkü o kül, yalnızca depolama alanlarında kalmıyor; insanların zihninde, endişesinde ve yaşadığı coğrafyanın üzerinde de bir iz bırakıyor.
Hiçbir resmî rapor, bir annenin evladını kaybettiğinde hissettiği acıyı sayılara dökemez. Hiçbir tablo, nefes almakta zorlanan yaşlı bir insanın sessizliğini anlatamaz. Hastane koridorlarında bekleyen ailelerin kaygısını da rakamlarla ölçmek mümkün değildir.
Elbette kalp hastalıkları, kanser ya da ölü doğum gibi sağlık sorunlarının yalnızca termik santralle bağlantılı olduğunu söylemek bilimsel olarak mümkün değildir. Bunun için kapsamlı epidemiyolojik araştırmalara ihtiyaç vardır. Ancak temiz hava, temiz su ve sağlıklı bir çevrenin yaşam hakkının ayrılmaz bir parçası olduğu da tartışmasız bir gerçektir.
İnsanlar yıllardır aynı şeyi söylüyor: Çocuklarımızın geleceği için temiz bir hava istiyoruz. Toprağımızın bereketini, suyumuzun temizliğini, gökyüzümüzün rengini kaybetmek istemiyoruz.
Çünkü mesele yalnızca bugün değil; yarın doğacak çocukların nasıl bir şehirde büyüyeceğidir.
Bir kentin zenginliği bacalarından yükselen dumanla değil, insanlarının sağlıklı yaşayabildiği günlerle ölçülür. Eğer kalkınma, insanların huzurundan ve sağlığından daha değerli görülmeye başlanırsa, geriye sadece beton, kül ve pişmanlık kalır.
Silopi’nin sesi aslında çok sade bir çağrı yapıyor: İnsan hayatı, ekonomik hesapların gerisinde kalmamalı. Hiç kimse yaşadığı kentin havasını solumaktan korkmamalı. Çünkü temiz hava bir ayrıcalık değil, en temel yaşam hakkıdır.
Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Bir şehir, nefes almakta zorlanıyorsa gerçekten yaşayabiliyor mudur?