Her sabah farklı dillerde uyanırız ama aynı hisle. Aynı korkuyla, aynı yorgunlukla. Ortadoğu’nun sınırları haritalarda defalarca değişti; rejimler, isimler, bayraklar değişti. Ama savaş eksilmedi. Katliam, bu toprakları terk etmedi. Sanki acı, bu coğrafyada kalıcı oturma izni almış gibi…
Oysa barışın bir maliyeti yoktur.
Savaşın ise hem maddi hem manevi faturası ağırdır: yıkılan şehirler, göç yollarında kaybolan çocuklar, mezar taşına dönüşen umutlar… Buna rağmen neden barış konuşulmaz? Neden insanlar gücünü silahların gürültüsünde değil de fikirlerin masasında sınamaz? Neden düşünceler çarpışmaz da bedenler toprağa düşer?
Bu topraklar bize şunu defalarca öğretti: Alevi, Türkmen, Kürt, Arap, Dürzi, Süryani, Hristiyan… İsimler, inançlar, diller farklı olabilir. Ama gözyaşının rengi hiç değişmez. Acı herkes için aynı acıdır. Bir annenin ağıdı, hangi dilde yakılırsa yakılsın aynı yerden yakar insanın içini. Çünkü kayıp evrenseldir, yas evrensel…
Bazen düşünüyorum da; masalarda konuşulsa, meydanlarda değil de fikirlerde mücadele edilse, belki de bu kadar mezar kazılmazdı. Gücün, karşısındakini susturmakta değil; onu dinleyebilmekte olduğunu fark etsek, belki çocuklar “savaş” kelimesini sözlüklerde öğrenirdi, hayatın içinde değil.
Bir şairin dizelerinde söylediği gibi:
“Bugün pazar…”
Ama biz sevgiliyi değil; barışı özlüyoruz. İnsanların ölmediği, silahların sustuğu, haber bültenlerinin sayı değil hayat anlattığı bir günü özlüyoruz. Ölümleri tartışmak değil; yaşamı konuşmak istiyoruz. Barışı konuşurken, ölümü mecbur kalmadıkça anmamak istiyoruz.
Belki barış büyük bir kelime gibi geliyor bazılarına. Ulaşılmaz, romantik, hayalci… Oysa barış bazen çok basit bir yerden başlar: Karşındakini düşman olarak görmemekten. Acıyı yarıştırmamaktan. “Benim kaybım seninkinden büyük” dememekten.
Bu coğrafyada barış, lüks değil; zorunluluktur.
Çünkü savaş burada kimseyi kazanan yapmadı, yapmıyor, yapmayacak.
Ve belki de artık şunu yüksek sesle söylemenin zamanı geldi:
Bu toprakların daha fazla kana değil, daha fazla söze ihtiyacı var.
Daha fazla mezara değil, daha fazla masaya…
Daha fazla suskunluğa değil, daha fazla vicdana…
Diller farklı olabilir.
Ama gözyaşları hâlâ aynı renkte.