Barış İçin Bu Dönemeç Heba Edilmesin
Abdulselam GÜLYEN / Şırnak Ajans
Gündelik siyasetin hoyrat rüzgârına kapılmak öyle kolay ki… Her sabah farklı bir tartışma, her akşam bambaşka bir çıkış. Bir noktadan sonra insan neyin peşinde koştuğunu, neye itiraz ettiğini, hatta neye inandığını bile karıştırmaya başlıyor. Sürekli köpüren bir dalga var önümüzde; manşetlerle, polemiklerle, atışmalarla beslenen bir dalga… Yeterince uzun süre içinde kalırsanız, kendi yönünüzü kendiniz tayin edemez hale gelirsiniz. O dalga sizi nereye isterse oraya sürükler.
Tam da böyle bir hengâmenin içinden geçerken, belki de yıllardır beklediğimiz o nadir ışık beliriyor: Barış için gerçek bir fırsat.
Evet, kırılgan bir fırsat.
Evet, zor bir fırsat.
Ama aynı zamanda belki de nesillerin görmediği kadar kıymetli bir ihtimal.
Bu ihtimal, kusursuz insanların masaya gelmesini beklemiyor. Kim kusursuz ki zaten? Hepimizin hataları, korkuları, öfkeleri, tökezlemeleri var. Barış, “eksiksiz” olanların işi değildir; niyeti olanların işidir. Biraz cesaret ister, biraz feraset… Ve her şeyden fazla, “Önce insan” diyebilmeyi ister.
Ne var ki, günübirlik siyasetin en bilindik mahareti tam da bu niyeti sabote etmektir. Atılan her olumlu adımı “taviz” diye yaftalamak, her uzlaşma arayışını “zayıflık” saymak, her sessiz ilerleyişin altına “gizli pazarlık” gölgesi düşürmek… Bunların hepsi kolaydır; ucuzdur; alıcısı da çoktur. Çünkü öfke her zaman daha yüksek sesle konuşur.
Oysa barış, yüksek sesle değil; derin bir nefesle başlar.
Barış kolay değildir. Kimi zaman kendi konfor alanından çıkmaktır; kimi zaman içine oturmuş bir gururu yutmaktır. Kimi zaman öfkeyi soğutmak, kimi zaman kazanmaktan çok “kurtulmayı” gözetmektir. Barış, herkesin sevdiği o büyük sözlerle değil; gerçek hayatta küçük ama cesur adımlarla kurulur.
Bugün önümüzde duran fırsat, uzun yıllardır ilk kez bu kadar somut, bu kadar yakın. Eğer bu kapı da günübirlik siyasetin öğütücü çarklarına kurban edilirse, bir sonraki fırsat geldiğinde ödediğimiz bedel daha ağır olabilir. Tarih bize bunu defalarca göstermedi mi? Kaçırılan barış ihtimallerinin faturası hep torunlara çıkar.
Bu yüzden “yalvarır gibi” değil ama “hatırlatır gibi” söylüyorum;
Bu kez akıntıya kapılmayalım.
Bu kez kurtulmayı ertelemeyelim.
Bu kez, barış için uzanan eli havada bırakmayalım.
Belki bir gün “İyi ki o gün vazgeçmemişiz” deriz.
Ya da torunlarımız, başlarını önlerine eğip “Keşke pes etmeselerdi” demek zorunda kalır.
Tercih bizim.
Ve zaman, her zamanki gibi, daralıyor.
Abdulselam Gülyen
Bir Sınır Kentinden Notlar