Bu söz bir kanaat değil, bir hükümdür. Allah’ın kitabında defalarca tekrarlanan kesin bir uyarıdır. “Zalimler kurtuluşa eremez.” (En’âm, 21) “Allah zalimleri doğru yola iletmez.” (Bakara, 258) “Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd, 18)
Bu ayetleri okuduğumuzda, zalimle mazlumu ayırt etmek için kahin olmaya gerek yoktur. Zira zulüm, zulümdür. İster bir firavunun sarayında işlensin, ister modern bir meclisin koridorlarında. İster bir orduyla, ister bir kalemle. İster bir darbeyle, ister bir kanun maddesiyle.
Tarihin İbretleri
Tarihin tanıklığı sabittir: Zulümle yükselenler, zulümle yıkılmıştır.
Firavun, “Ben sizin en büyük rabbinizim” dedi ve Kızıldeniz’in sularında boğuldu. Nemrut, gökten atılan bir sinekle helak oldu. Karun, hazineleriyle birlikte yerin dibine geçti.
Hitler, milyonlarca insanı gaz odalarına gönderdi, sonunda kendi kurşunuyla can verdi. Mussolini, sevicileri tarafından meydanda asıldı. Saddam, zindanlardan çıkıp idam sehpasına uzandı.
Bunlar birer tesadüf mü? Elbette hayır. Bunlar, Allah’ın zalimler hakkındaki yasasının tecellileridir. Kimse bu yasayı değiştirememiştir, kimse değiştiremeyecektir.
Sormak Gerekir
Günümüzde dünyanın dört bir yanında zulüm devam ediyor. Birileri bombalarla çocuk öldürüyor. Birileri ambargolarla halkları aç bırakıyor. Birileri anadilini yasaklıyor. Birileri ibadethanelere saldırıyor.
Peki ya kendi coğrafyamız? Kendi ülkemiz?
Sormak gerekir: Bir çocuk, neden kendi anadilinde eğitim göremiyor? Anadilde eğitim, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 26. maddesinde güvence altına alınmış temel bir haktır. Peki, neden bu topraklarda bu hak tanınmıyor?
Sormak gerekir: Resmî bir daireye gittiğinizde, kendi anadilinizde derdinizi anlatamıyorsanız, bir tercümana muhtaç duruyorsanız, bu sizin suçunuz mudur? Yoksa sistemin size yaptığı bir zulüm müdür?
Sormak gerekir: Bir insanın ismi, anneden alınan emanettir, kimliğidir. Peki, içinde “x, q, w” harfi var diye o isim nüfus cüzdanında değiştiriliyorsa, bu nasıl bir adalettir?
Sormak gerekir: Okul kitaplarında sadece bir milletin kahramanları anlatılıyor, sadece bir milletin tarihi yer alıyorsa, diğerleri ne oluyor? Onlar bu toprakların misafiri mi? Yoksa burayı asırlardır vatan edinmiş asli sahipleri mi?
Siz olsaydınız ne hissederdiniz? Kendinizi onların yerine koydunuz mu hiç? Anadiliniz yasaklansa? Kendi kahramanlarınız hiçbir yerde anlatılmasa? Kendi isminizi bile tam olarak taşıyamasanız?
Bir düşünün.
Mazlumun Duası ve Zalime Uyarı
Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun duası ile Allah arasında perde yoktur.” (Buhârî, Mezâlim, 9)
Ne büyük bir tehdittir bu zalimlere. Ne kadar yüksek duvarlar örerseniz örün, ne kadar güçlü ordular kurarsanız kurun, ne kadar sıkı yasalar yaparsanız yapın… Mazlumun duası duvarları deler geçer. O dua, zalimin tepesinde bir kılıç gibi sallanır durur.
Kur’an’da Allah şöyle buyuruyor: “İşte biz, kazandıkları günahlar yüzünden zalimleri birbirine dost ederiz.” (En’âm, 129)
Zalimler yalnız değildir. Birbirlerine sarılırlar, birbirlerini korurlar, birbirlerini yüceltirler. Dünyada bir zalime alkış tutanlar, başka bir zalimin zulmünü görmezden gelebilir. Ancak bu dostluk, hesap gününe kadar sürmez.
Son Söz
Allah’ın vaadi şudur: “Sonra yaptıkları zulüm yüzünden o zalimlerin kökleri kesiliverdi.” (En’âm, 45)
Bu vaat asla değişmez. Tarih boyunca değişmedi, bundan sonra da değişmeyecek.
Ziya Paşa ne güzel söylemiş:
“Zulümle âbâd olanın âhiri berbâd olur.”
Yunus Emre ise şöyle der:
“Gelin tanış olalım / İşin kolayın tutalım /
Sevelim, sevilelim / Dünya kimseye kalmaz.”
Mevlana’nın dediği gibi:
“Zulüm, zalimin boynuna dolanan bir ilmiktir. Ne kadar çekse o kadar sıkışır.”
Ve Mehmet Âkif Ersoy’un o meşhur mısraları:
“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.”
Unutmayalım: Dünya kimseye kalmaz. Ne saraylar kalır, ne tahtlar, ne unvanlar. Geriye sadece adaletle yaşanmış bir ömür kalır. Geriye sadece mazlumun yanında durmuş bir vicdan kalır.
Ne mutlu adaletle varanlara.
Ne mutlu zulme karşı duranlara.
Ne mutlu mazlumun yanında olanlara.