Emanet, emin olmak… Güvenilir bir şahsiyet sahibi olmak… İnsanların kendilerini emniyette hissedeceği bir kişilik olmak. İdeal olan bu; hedef bu olmalı daima…
Emanet önce insanı eğitir. İnsanı insan yapan değerleri hatırlatır.
Emanet aileyi ayakta tuttuğu gibi toplumu da sağlamlaştırır. Birbirine güvenle bakan, birbirinin derdine çare aramaya çalışan bireylerle insanlığa hizmet eder.
İmana giden yol da emanetten geçer. Müslümanın olmazsa olmazı, önemli bir kırmızı çizgisi de emanettir. Nitekim Enes b. Mâlik’in aktardığına göre, Allah Resulü (sas) kendilerine hutbe verdiği zaman mutlaka şöyle buyururmuş: “Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur.” (Müsned, 20/33)
Yine emanete riayet etmenin öneminden bahseden şöyle bir rivayet bulunmaktadır. Ubâde b. Sâmit’ten nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Bana kendi adınıza altı şeyin güvencesini verin, ben de size cennetin güvencesini vereyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin, söz verdiğinizde sözünüzü tutun, size (bir şey) emanet edildiğinde ona riayet edin, iffetinizi koruyun, gözlerinizi (bakılması yasak olandan) sakının ve ellerinizi (haramdan) çekin. ” (Müsned, 37/417)
Emin insan, yani güvenilirlik dendiğinde, elbette akla gelen ilk isim Hz. Muhammed’dir (sas). O, bir peygamber olarak zaten emanet sıfatına sahipti. Ancak kendisine risalet görevi tevdi edilmeden önce de güvenilir oluşu ile meşhur olmuştur. Bu yüzden ona el-Emin diyorlardı: Muhammedü’l-emin (sas).
Resûl-i Ekrem (sas) ilk vahyi aldıktan sonra evine geldiğinde Hz. Hatice kendisine, “Korkma, Allah’a yemin ederim ki O hiçbir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların işlerini görürsün; fakire yardım eder, misafiri ağırlarsın; hak yolunda ortaya çıkan meselelerde halka yardım edersin” (Buhârî, “Bedʾü’l-vahy”, 3) diye teselli verirken onun emîn sıfatını dile getirmekteydi. Hz. Peygamber’in (sas) damadı Ebü’l-Âs, henüz Müslüman olmadan önce karısı Zeyneb hakkında söylediği bir şiirde ondan “el-emînin kızı” diye söz etmiş, Resulullah’ın (sas) şairi Kâ‘b b. Mâlik de onu methederken el-emîn ifadesini kullanmıştır. İlahî vahyi aynen tebliğ etmesi, vazifesini gereği gibi yapması itibarıyla Hz. Peygamber (sas) bu unvanını İslamî dönemde de devam ettirmiştir. Hayatı bütün yönleriyle incelendiği zaman Resûl-i Ekrem’in (sas) her bakımdan emîn olduğu; ayrıca onun iş hayatında, komşuluk ilişkilerinde ve diğer alanlarda müminlerin de bu vasfa sahip olmaları için büyük gayret sarfettiği görülür. (DİA, 11/111)
Resulullah’ın (sas) Mekke’den Medine’ye hicret ederken, müşrikleri yanıltmak ve kendisine emanet edilen bazı eşyaları sahiplerine geri vermek için Hz. Ali’yi kendi yatağında yatırmak suretiyle görevlendirdiğini biliyoruz. Düşünsenize, hayatı tehlike altında, Din-i Mübin-i İslam’ı yaşamak ve yaşatmak üzere evini, barkını, malını, bağını, bahçesini, akrabalarını, çevresini geride bırakarak hicret gibi ağır bir imtihanla karşı karşıya Hz. Peygamber (sas). Ancak böyle bir durumda bile emanetleri sahiplerine sağlam bir şekilde geri vermenin derdine düşüyor. İnsanlık ondan ne güzel şeyler öğreniyor, değil mi? Her dönemde ve her şart altında onun hayat bahşeden ilke ve prensiplerine ihtiyacımız var. Rabbim ona dûr ve uzak eylemesin bizi.
Kıymetli dostum Muzaffer Aykut’un Merhum Molla Ahmet Elkoca’nın hayatına dair kaleme aldığı eserinde, emanetleri koruma ve iadesinde gösterilecek hassasiyetle ilgili şöyle bir anekdot geçer:
“Hac dönüşünün onuncu gününde, Molla Ahmet Elkoca’nın gündeminde kendince çok önemli bir konu vardı. O önemli konu Siirt’te sınava gireceği ehliyet sınavıydı. Ailesi, özellikle de eşi, yaşanan yoğun ziyaret trafiği ve bölgedeki güvenlik endişeleri sebebiyle Seyda’nın bu yolculuğu ertelemesi ya da iptal etmesi yönünde ısrar etti. Eşi bu süreci şu şekilde dile getirmiştir: “Eşim hacdan döneli daha on gün olmuştu. Grup şeklinde gelen ziyaretçilere karşı mahcup olmayalım diye gitmemesi için adeta kendisine yalvardık. Ancak o, ‘önemli bir sınavım var’ deyip sabah erkenden evden çıkıverdi.” Ne yazık ki bu çıkış, onun evine bir daha dönemeyeceği bir yolculuğun başlangıcı oldu. Seyda dolmuşla Siirt’e doğru yol alırken, Çêlikê Aliyê Remo denen bir mevkide daha önceden yola yerleştirilen bir mayının patlaması sonucu meydana gelen olayda kendisiyle beraber 6 kişi hayatını kaybetti. Seyda aslında patlamadan yaralı kurtulur ve bilinci de açıktır. Patlamanın hemen ardından, arkadan gelen Xêste (Koçtepe) köyü yolcu minibüsü olay yerine intikal etmiştir. Minibüste Mele Muhammedê Xêste adında tanıdık bir hoca vardır. Ağır ve yaralı durumda olan, yüzünde kan izleri, gözleri açık ve konuşabilecek durumda olan Molla Ahmet’in yanına koşar. Mele Muhammed, Molla Ahmet’in başucundadır ve göz gözedir. Molla Ahmet, yaşadığı acıya ve olayın vahametine rağmen sakin ve titrek bir ses tonuyla Mele Muhammedê Xêsteyî’nin elinden tutarak ona döner ve şu şekilde konuşur: “Mele Muhammed, bende emanetler var. Talebelerin paraları, caminin paraları ve Siirt’ten birkaç kişinin bende emanetleri vardır. Bu emanetleri yerine ulaştırmak artık senin görevin, aman sakın unutma.” Sonrasında üç defa ‘Xweda Heq e/Allah haktır’ ve üç defa da ‘Qedere/Bu kaderdir’, dedikten sonra gözlerini yumduğu aktarılır. (Aykut, 2026) Bakın, temiz bir müminin, ihlaslı bir âlimin emanetler hususundaki hassasiyetini görüyor musunuz? Müslümanca duruş, emin şahsiyet böyle olur. Rabbim bu Seydamızı ve tüm ölmüşlerimizi rahmetine garketsin, mekanları Cennet, makamları âli olsun. Âmin.
Emaneti muhafaza etme duygusu, insanın kendi düşüncesine, inançlarına değerler sistemine olan güvenin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim emanet bilincine sahip olan insanlar, çevrelerine güven telkin ederlerken; bu bilinci taşımayanlar ise korku ve dehşet saçmaktadırlar. Emniyet ve güven ortamı, emanetin emin ellerde olduğu bir ortam demektir. Böyle bir ortam, birey ve toplumun psikolojik ve fizyolojik hak ve hususiyetlerinin daha sağlıklı ve daha güvenilir bir mahiyet kazanmasını sağlayacaktır. Zira böylece emanetin korunmasıyla, hakkı gasp edilmeyen, zarara uğramayan ve zulme maruz kalmayan insanlardan oluşacak bir toplum, asli hüviyetine kavuşmuş olacaktır. Toplumun temel dinamikleri arasında yer alan emanete sahip çıkma duygusunun sağlanmaması, emniyet ve güven ortamının olmaması anlamına geleceğinden, böyle bir ortamın her türlü kötülüğe zemin hazırlaması kaçınılmaz olacaktır. Din, inanç, düşünce, mal, can ve sosyal güvenlik alanına giren tüm hakların sağlanması konusunda oluşabilecek bir güvensizlik, birey ve toplum hayatını derinden sarsacaktır. Bu tür olumsuzlukların ortadan kalkması, ya da aza indirgenmesi için emanetin korunmasına dayalı bir güven ortamının oluşması şarttır. (Aslan, 2007, 31-32)
Rabbim bizi emin kullarından eylesin.
(DEVAM EDECEK)